PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Vipassana meditasyonu nedir?


Gülçin Şen
27-01-2012, 12:06
Onun hakkındaki bilgileri de, S. N. Goenka'nın İsviçre'nin Bern kentinde yaptığı bir konuşmasından öğrenmeye çalışalım:

Vipassana Meditasyonu Hindistan’ın en eski meditasyon tekniklerinden biridir.

Vipassana, evrensel hastalıklara evrensel bir çare, bir başka deyişle bir yaşama sanatı olarak binlerce yıl önce Hindistan'da öğretilmiştir.

Uzunca bir süre unutulmuşsa da, 2500 yıldan daha uzun bir süre önce Buda Gotama tarafından yeniden keşfedilmiştir.

Vipassana sözcüğü, olanı olduğu gibi görmek anlamına gelir.

Bu, kendi kendini gözlemleyerek kendini arındırma (saflaştırma) sürecidir.

Kişi önce zihnini odaklamak için nefesi gözlemler.

Keskinleştirilmiş bir farkındalıkla, vücudun ve zihnin değişen doğasını gözlemleyerek devam eder ve süreksizlik, ıstırap ve egosuzluk gibi evrensel gerçekleri deneyimler.

Bu doğrudan deneyimlemeyle gerçeği yaşama safhası, arınma sürecidir.

Zihinsel arınmanın bir yan ürünü olarak pek çok psikosomatik hastalığın iyileşmesini sağlamakla beraber, bu meditasyonun amacı sadece bir fiziksel hastalığı iyileştirmek değildir.

Vipassana, bütün mutsuzlukların üç nedenini ortadan kaldırır: arzuyu, hoşnutsuzluğu ve cahilliği.

Sürekli uygulandığında bu meditasyon, hoşlanılan ve hoşlanılmayan durumlara, eskisi gibi dengesiz bir şekilde tepki gösterme alışkanlığından kaynaklanan düğümleri açarak, günlük yaşamda üretilen gerilimleri serbest bırakır.

Herkes huzur ve uyum arar, çünkü yaşamımızda eksik olan bunlardır.

Zaman zaman hepimiz çalkantılar, kızgınlık, uyumsuzluk ve acı yaşarız.

Bu çalkantılar sonucu acı çektiğimizde, mutsuzluk kendimizle sınırlı kalmaz ve çevremizdekilere de yayılır.

Mutsuzluk; kendisini kötü hisseden insanın çevresindeki havaya nüfuz eder ve bu kişiyle ilişki kuran herkes de olumsuz etkilenir.

Bu da kesinlikle uygun bir yaşama yolu değildir.

Kişi kendisiyle ve başkalarıyla barış içerisinde yaşamalıdır.

Her şeyden önce insan sosyal bir varlıktır; toplum içinde yaşar ve başkalarıyla ilişki kurar.

Peki, barış ve huzur içinde nasıl yaşanır?

Bir taraftan kendi içimizde, diğer taraftan da çevremizdeki diğer bireylerle barış ve huzur içerisinde yaşamayı, böylelikle de diğerlerinin de huzurlu ve uyumlu bir yaşam sürdürmelerini nasıl sağlarız?

Mutsuzluğumuzdan kurtulmak için, Mutsuzluğun, acının temel nedenini bilmemiz gerekir.

Eğer sorunu derinlemesine incelersek, zihnimizde bir olumsuzluk ya da kirlilik üretmeye başladığımızda, mutsuz olmamızın kaçınılmaz olduğunu görürüz.

Zihindeki herhangi bir olumsuzluk, zihinsel bir bozulma ya da kirlenme, huzur ve uyumla birlikte var olamaz.

Olumsuzluğu nasıl üretmeye başlarız?

Birisi hoşlanmadığımız bir şekilde davrandığında ya da istemediğimiz bir durum oluştuğunda, çok mutsuz oluruz.

İstenmeyen şeyler gerçekleşirse veya istenen şeyler gerçekleşmez, engeller ortaya çıkarsa, içimizde gerilim yaratırız.

İçimizde düğümler oluşturmaya başlarız.

Yaşam boyunca istenmeyen şeyler gerçekleşmeye devam eder.

Arzu edilenler bazen gerçekleşir, bazen gerçekleşmez ve bu kör düğümler oluşturma süreci, tüm zihinsel ve fiziksel yapımızı o kadar gerer ve, olumsuz enerjiyle doldurur ki, yaşam çekilmez hale gelir.

Bu noktada sorunun çözüm yollarından biri, hayatımızdan istenmeyen hiçbir şeyin gerçekleşmemesine ve her şeyin tam arzu ettiğimiz gibi gerçekleşmesine yönelik düzenleme yapmaktır.

İstenmeyen olayların oluşmaması ve arzu edilenlerin de gerçekleşmesini sağlamak için gerekli gücü, ya kendi içimizde geliştirmemiz veya yardımımıza gelen birinin bu güce sahip olması gerekir.

Ancak bu mümkün değildir.

Dünyada istekleri her zaman yerine gelen, istemediği hiçbir olayla karşılaşmayan birisi mevcut değildir.

Arzu ve isteklerimize ters düşen pek çok olay sürekli olarak oluşmaktadır.

O zaman şu soru ortaya çıkar:

İstemediğimiz durumlar karşısında otomatik tepki vermeyi nasıl durdurabiliriz?

Nasıl gerginlik yaratmadan, huzur ve uyum içinde kalabiliriz?

Hindistan’da ve diğer pek çok ülkede, geçmişte yaşamış bilge ve kutsal kimseler, insanın ızdırap çekme sorununu irdelemiş ve buna bir çözüm bulmuştur.

Eğer istenmeyen bir şey meydana gelirse ve siz buna kızgınlık, korku ya da başka olumsuz bir tepki gösterirseniz, mümkün olan en kısa sürede, dikkatinizi başka bir şeye yönlendirin.

Örneğin, yerinizden kalkıp bir bardak su alıp için, kızgınlığınız katlanarak artmayacak, aksine azalmaya başlayacaktır.

Ya da içinizden saymaya başlayın:

bir, iki, üç, dört.

Ya da bir sözcüğü, söz grubunu ya da bir mantrayı, belki inandığınız kutsal bir varlığın ya da kutsal bir kişinin adını, içinizden tekrarlayın.

Böylece zihniniz başka bir tarafa yönelecek ve bir ölçüye kadar olumsuzluktan, kızgınlıkdan kurtulacaksınız.

Bu çözüm son derece yararlı olmuş ve işe yaramıştır; halen de yaramaktadır.

Bu uygulama yaşama geçirildiğinde, zihin huzursuzluktan kurtulur.

Ancak, çözüm sadece bilinç düzeyinde işe yaramaktadır.

Aslında dikkatinizi başka bir yöne yönlendirdiğinizde, olumsuzluğu bilinç altına atarsınız ve bu düzeyde huzursuzluğu ve bozulmayı katlayarak arttırmayı sürdürürsünüz.

Yüzeyde bir huzur ve uyum katmanı görünmekte, ancak zihnin derinliklerinde, er ya da geç şiddetle patlamaya hazır bir bastırılmış olumsuzluklar volkanı uyumaktadır.

Gerçeği kendi içsel derinliklerinde arayan diğer kaşifler araştırmaya devam etmişler ve kendi içlerinde zihin ve maddenin gerçekliğini deneyimleyerek, dikkati başka yöne yönlendirmenin, yalnızca sorundan bir kaçış olduğunu idrak etmişlerdir.

Kaçmak sorunu çözmez, sorunla yüzleşmek zorundasınız.

Zihinde bir olumsuzluk ortaya çıktığında, yalnızca onu gözleyin, onunla yüzleşin.

Kişi zihnindeki herhangi bir olumsuzluğu gözlemlemeye başladığında, bu olumsuzluk gittikçe kuvvetini yitirmeye başlar ve yavaşça ortadan kalkar.

Bu iyi bir çözümdür; hem bastırma, hem de aşırı serbest ifade etme, zıt uçlarından kişiyi kurtarır.

Olumsuzluğu bilinçaltına itmek sorunu ortadan kaldırmayacak, tam tersine eylemler ya da sözle yeniden vücut bularak yeni sorunlar yaratacaktır.

Ancak yalnızca gözlemlerseniz, olumsuzluk yavaşça ortadan kalkacak ve kişi olumsuzluktan tamamen kurtulmuş olacaktır.

Bu öneri kulağa çok hoş gelmektedir, ancak gerçekten uygulanabilir mi?

Kişinin kendi kirlilikleriyle yüzleşmesi kolay değildir.

Kızgınlık ortaya çıktığında, daha fark edemeden bizi çabucak hakimiyeti altına alır.

Öfkenin hakimiyeti altındayken, hem kendimize, hem de başkalarına zarar verebilen eylemler yapar, sözler sarf ederiz.

Daha sonra sinirimiz geçtiğinde ise ağlamaya, pişmanlık hissetmeye ve başkalarından ya da Tanrı’dan af dilemeye başlarız:

'Bir hata yaptım, lütfen beni affet!".

Ancak benzer bir durumla yeniden karşılaştığımızda yine aynı şekilde tepki veririz.

Bu süregelen pişmanlıklarımızın bize hiç yararı olmaz.

Yaşanan zorluk, olumsuzluğun başlama anını fark edemememizden kaynaklanır.

Olumsuzluk zihnin derinliklerinde, bilinçaltı düzeyinde ortaya çıkar ve bilinç düzeyine ulaştığında o kadar güçlenmiş olur ki, bizi hakimiyeti altına alır ve onu gözlemleyemeyiz.

Gözlerimizi kapatıp, kızgınlığımızı gözlemlemeye başladığımızda, hemen kızgınlığa yol açan kişi, ya da olay aklımıza gelir.

O noktada bizzat öfkenin kendisini gözlemlemez; o duyguya neden olan dış uyaranı gözlemleriz.

Bu durum öfkenin katlanarak artmasına hizmet eder ve asla çözüm değildir.

Kendisine sebep olan dışsal nesnelerden arınmış soyut bir olumsuzluğu, soyut bir duyguyu gözlemlemek son derece güçtür.

Ancak mutlak hakikate erişen bir kişi gerçek çözümü bulmuştur.

Zihinde bir olumsuzluk veya bir kirlilik ortaya çıktığında, fiziksel düzeyde iki şeyin aynı anda oluştuğunu görürüz.

Birincisi soluk alıp vermelerimiz normal ritmini yitirir.

Zihnimizde bir olumsuzluk meydana geldiğinde daha zor soluk alıp vermeye başlarız.

Bunu gözlemlemek kolaydır.

Daha ince bir düzeyde, vücutta bir çeşit biyokimyasal tepkime başlar.

Her olumsuzluk vücutta kendine has bir his, duyu üretir.

Bu pratik bir çözümdür.

Sıradan bir insan zihnin soyut olumsuz ruh hallerini, sözgelimi soyut korkuyu, öfkeyi ya da tutkuları gözlemleyemez.

Ama uygun bir eğitim ve uygulamayla, zihnin olumsuz durumlarıyla doğrudan bağlantılı nefes alış verişini, ve vücuttaki diğer fiziksel hisleri gözlemek son derece kolaydır.

Nefes ve duyuları izlemek bize iki farklı yoldan yardımcı olur.

Zihinde olumsuz bir durum oluşmaya başlar başlamaz nefesimiz normal ritmini kaybetmeye başlayacak ve "bak, bir şeyler yanlış gidiyor" diye bağıracaktır.

Nefesimizi azarlayamayız, uyarıyı kabul etmemiz gerekir.

Benzer şekilde duyularımız da bize bir şeylerin yanlış gittiğini bildirecektir.

Bu uyarıları aldıktan sonra, soluk alıp vermemizi, duyularımızı gözlemlemeye başlayabiliriz ve bunun hemen ardından olumsuz ruh halinin hızla yok olduğunu görürüz.

Bu zihinsel ve fiziksel olgu madalyonun iki yüzü gibidir.

Bir tarafta zihinde oluşan düşünce ve duygular vardır; diğer tarafta ise nefes ve vücuttaki hisler bulunur.

Herhangi bir düşünce, duygu veya zihinsel olumsuz bir durum, kendisini direkt olarak nefeste ve o andaki vücutta oluşan hislerde gösterir.

Dolayısıyla nefesi ya da vücuttaki hisleri gözlemleyerek, gerçekte zihinsel olumsuz durumu gözlemlemiş oluruz.

Sorundan kaçmak yerine, gerçekle olduğu gibi yüzleşiriz.

Sonuç olarak zihindeki olumsuz durum kuvvetini giderek yitirir ve hislerimizle bedenimiz üzerindeki hakimiyetini kaybeder.

Eðer ısrarla üzerine gidecek olursak bu olumsuz zihinsel durumlar tümüyle ortadan kalkar ve bizler de mutlu ve huzurlu, olumsuzluklardan gittikçe arınan bir yaşam sürmeye başlarız.

Bu şekilde kendi kendini gözleme tekniği bize gerçeğin iki yüzünü gösterir:

İç ve dış.

Önceleri biz yalnızca dışarı bakar, iç gerçeğimizi gözden kaçırırdık.

Mutsuzluğumuzun sebeplerini hep dışarıda arardık.

Dışarıdaki gerçeği suçlar ve değiştirmeye çalışırdık.

İç gerçeği bilmediğimizden, mutsuzluğumuzun, ıstırabımızın kaynağının içimizde olduğunu, hoşlanma ve hoşlanmama hislerimize verdiğimiz, otomatik tepkilerimizde yattığını,hiç anlayamadık.

Artık eğitimle madalyonun diğer yüzünü de görebiliyoruz.

Nefes alış verişlerimizin ve içimizde neler olup bittiğinin farkına varabiliriz.

İster nefes, isterse bedendeki his olsun, zihinsel dengemizi kaybetmeden gözlemlemeyi öğrenebiliriz.

Tepki vermeyi ve dolayısıyla mutsuzluğumuzu artırmayı durdurabiliriz.

Olumsuz zihinsel durumların ortaya çıkmasına ve kendiliğinden çekip gitmesine izin veririz.

Kişi bu tekniği ne kadar çok uygularsa, olumsuzluklar o kadar çabuk yok olacaktır.

Zamanla zihin bu olumsuz durumlardan arınır ve saflaşır.

Saf bir zihin ise her zaman sevgiyle doludur.

Tüm varlıklar için sevgi duyar, başkalarının acılarına ve hatalarına karşı tam bir merhamet ve müsamaha içerisinde olur ve başkalarının başarılarına, mutluluğuna yürekten sevinir, herhangi bir duruma karşı soğukkanlı davranır.

Kişi bu aşamaya ulaştığında, hayatının tüm seyri değişmeye başlar.

Artık onun için başkalarının huzur ve mutluluğunu engelleyebilecek herhangi bir eylemde bulunmak, ya da söz söylemek mümkün değildir.

Dengeli bir zihin sadece huzurlu olmakla kalmaz, aynı zamanda çevresine huzur ve uyum yayar ve başkalarını etkilemeye, onlara da yardım etmeye başlar.

Kendi iç dünyasında deneyimlediği her şeye karşı dengeli kalmayı öğrenerek, dış olaylara karşı tepkisiz bir tutum geliştirir.

Ancak bu tepkisizlik dünyanın sorunlarından el etek çekme, ya da kaçış değildir.

Düzenli olarak Vipassana meditasyonunu yapan kişi, başkalarının acı ve ıstıraplarına karşı daha duyarlı hale gelir ve onların sıkıntılarını elinden gelen en iyi şekilde hafifletmeye, ortadan kaldırmaya çalışır.

Bunu ise üzüntülü, acıyan bir ruh hali içinde değil; sevgi ve merhamet dolu sakin ve tepkisiz bir zihinle yapar.

Bir taraftan kutsal tepkisizliği; yani nasıl tam olarak kendisini adayacağını ve insanlara nasıl yardımcı olacağını öğrenirken, diğer yandan zihinsel dengesini muhafaza eder.

Bu şekilde başkalarının huzuru ve mutluluğu için çalışırken, kendi iç huzur ve mutluluğunu da korumuş olurlar.

İşte Buddha’nın öğrettiği budur, yaşama sanatı.

Kendisi hiçbir zaman bir din kurmamış ya da öğretmemiştir.

Kendisine ritüeller, törenler yapmak isteyen, içi boş formalitelerle uğraşanlara, bu yönde yol göstermemiştir.

Bunun tam aksine içimizdeki gerçeğe bakarak, olanı olduğu gibi gözlemlemeyi öğretmiştir.

Bilgisizliğimizden hem kendimize, hep başkalarına zarar verecek şekilde tepki veriyoruz.

Ancak olanı olduğu gibi gözleme bilgeliği doğduğunda, bu tepki verme alışkanlığı kaybolmaya başlar.

Otomatik olarak tepki vermeyi bıraktığımızda, gerçeği gören ve anlayan dengeli bir zihinden doğan eylemde bulunma kapasitesine erişiriz.

Bu tür eylemler olumlu, yaratıcı ve hem başkalarına, hem kendimize yararı olan eylemler olacaktır.

Şu halde ihtiyacımız olan, her bilge kişinin vermiş olduğu tavsiyedir, kendini bil.

Kendimizi bilmeliyiz, ancak sadece entelektüel olarak fikirler ve kuramlar düzeyinde değil.

Duygular veya bağlılık düzeyinde de değil.

Okuduklarımızı, duyduklarımızı körü körüne kabul ederek de bilmek değil.

Böylesi bilgi yeterli değildir.

Bundan ziyade gerçeği deneyimlerimizle bilmeliyiz.

Zihinsel, fiziksel olgunun gerçekliğini doğrudan deneyimlememiz gerekir.

Bu deneyimdir bizi mutsuzluğumuzdan, ıstıraplarımızdan kurtulmamıza yardım edecek olan.

İşte kişinin kendi öz gerçekliğini doğrudan deneyimlemesine, bu kendini gözlemleme tekniğine Vipassana meditasyonu adı verilir.

Petek Kitamura