edabulut
04-01-2012, 20:35
hayvan aklı deyip geçmeyin !..
Son yıllara kadar hayvanların insanlardakine benzer zihinsel bir yapıya sahip olduğu kabul edilmiyordu. Oysa son yapılan çalışmalara göre hayvanlarda da acı çekiyor, empati besleyebiliyor, ölüleri için yas tutuyor ve zor durumda kalanlara karşılık beklemeden yardım ediyor. Dolayısıyla insan ve hayvanlar arasındaki uçurum giderek kapanıyor.
Biz insanların hayvanlarla ilişkileri farklı çıkar hesaplarına dayanır. Hayvanlar dostumuzdur; geçim kaynağımızdır; malımızdır; ailemizin bir ferdidir; işçimizdir; evimizin eğlencesidir; yok edilmesi gereken haşerelerdir. Onlara bayılırız; kafese tıkarız; istismar ederiz. Tabi bir de pişirip yeriz.
Bütün bunları yaparken tek bir gerekçemiz vardır:. Hayvanlar bize aittir; onlara istediğimizi yaparız, çünkü bizim gibi acı çekmezler; düşünmezler. Ölüm kaygıları yoktur. Eşleşirler ama aralarında aşk yoktur. Kısaca hayvanlarda bizde olduğu gibi bir bilinç bulunmaz . Rene Descartes bir zamanlar “Hayvanların bizim gibi konuşmuyor olmalarının nedeni, gerekli organlara sahip olmamaları değil, düşüncelerinin olmamasıdır” diyerek bu gerekçeyi savunmuş.
Toplu halde yaşamanın etkisi
Kargagillerde ve diğer hayvanlarda zekânın tek belirleyicisi beyinleri değildir. İçinde yaşadıkları topluluklar da zekâlarını etkiler. Hayvanlar için tek başına yaşamak, toplu halde yaşamaktan daha kolaydır. Kutup aylarında olduğunda gibi tek başına avlanmak ve avını oturup yemek daha az sorun çıkartır. Avı paylaşırken güç gösterisinde bulunmak, birlikte avlanırken strateji geliştirmek gibi sıkıntılara gerek kalmaz. Hayvanlar zekâlarını sergileme fırsatını en çok avlanma sırasında yakalarlar.
Toplu halde yaşayan hayvanlarda neden sonuç ilişkisi belirgin değildir. Başka bir deyişle, birlikte yaşamak zekâyı geliştirebilirken, doğuştan sahip olunan zekâ, hayvanı toplu halde yaşamaya itebilir. Kesin olan kargagillerin kuşlar arasında en sosyal yapıya sahip olduklarıdır. Bu hayvanların uzun yaşaması ve güçlü grup bağları bu tür yaşam için gerekli olan altyapıyı sağlar. Başka bir ilginç yapı da sürü halinde yaşayan hayvanlarda görülür. Bunlarda zekâ kırıntı boyutlarındadır. Bunlar da eşgüdüm içinde yaşam sürmelerine karşın, sürülerinde belirgin bir işbirliği yoktur. Duke Üniversitesi’nden hayvan biyoloğu Christine Drea sürü hayvanlarının özelliklerini şöyle değerlendiriyor: “Bir buffalo sürüsünde A hayvanı, B hayvanının kim olduğunu düşünmez. Ancak primatlar, sosyal etoburlar, balinalar ve yunuslar arasında her fert özel bir yere sahiptir.”
‘Ben ve diğerleri’ bilinci
Bir hayvanın beynini ve davranışlarını incelemek kolaydır, ancak sıra bilişsel yeteneklerin ortaya çıkartılmasına geldiğinde iş sarpa sarar. Bir insan çocuğunun öğrenmesi gereken en önemli yetenek “aklın kuramı” denilen olgudur. Bu da tüm bilginin evrensel olmadığı anlamında kullanılan bir kavramdır. Örneğin emekleme evresindeki bir bebek dadısının oyuncağını odanın bir yerine sakladığını gördüğü zaman, daha sonra odaya giren herkesin oyuncağın yerini bildiğini düşünür. Çocuk ancak 3 yaşına geldiğinde kendi bildiklerini başkalarının bilmesi gerekmediğini öğrenir.
Aklın kuramı, iletişimin ve öz farkındalığın (kişinin, başka insanlardan ve şeylerden ayrı bir varoluşa sahip olduğunun bilincinde olması) temelini oluşturur. Az sayıda hayvan bu özelliğe sahiptir. Köpekler bu nadir hayvanların arasında yer alır. Aklın kuramının en belirgin göstergesi, parmakla işaret etmenin ne anlama geldiğini anlayabilme yetisidir. Başka bir deyişle bireyin çevresinde birinin paylaşmak istediği bir bilgisinin olması ve bireyin dikkatinin o yöne çekilmesi; böylece bireyin de o bilgiyi öğrenebilmesidir. Bu yeti bizlere basit gibi görünebilir, çünkü insanlar doğuştan bu yetiye sahiptir ve işaret etmek için parmaklarımız vardır. Büyük maymunların da parmakları vardır, ancak bunlar bu yetiyle doğmazlar. Örneğin Kanzi, doğal ortamından farklı olarak insanlarla büyüdüğü için elleri boş kalıp, işaret yoluyla iletişim kurma yeteneğini kazanmıştır.
Aklın kuramını kavrayabilen akıllı türlerin tek göstergesi parmakla işaret edebilmek değildir. Örneğin saksağanlar yiyeceklerini saklarken diğer saksağanların kendilerini izleyip izlemediğine dikkat ederler. Eğer izlendiklerinden kuşkulanırsa, etrafta kimsenin olmadığı bir zamanda yiyeceği ilk yerinden çıkartıp başka yere gömerler. Böylece diğer kuşların akıllarından ne geçtiğini anladıkları gibi, akıllarından geçen düşünceyi de değiştirme yeteneğine sahiptirler.
Bir hayvanın öz farkındalığının olup olmadığını anlamanın en güvenli yolu ayna testidir. Bu test, bir hayvanın aynaya bakıp gördüğü görüntünün ne olduğunu anlayıp anlamadığını ölçer. Bu testi geçen hayvanların başında filler, maymunlar ve yunuslar gelir. Test sırasında bu hayvanların alınları veya vücutlarının bir noktası boya ile boyanır. Hayvan aynaya baktığı zaman parmağı veya hortumu ile aynada yansıyan görüntüye değil de kendi vücudundaki boyalı kısma dokunuyorsa testi geçmiş demektir.
Hayvanlar da hisseder mi?
Hayvanlar empati besleyebilirler mi? Merhamet duygusuna sahip midirler? Birbirlerine aşık olabilirler mi? Yas tutabilirler mi? Başkalarına özen gösterebilirler mi? Bilim şimdi bu soruların peşinde..
Araştırmalar fillerin ölüleri için yas tuttuğunu kesin olarak gösteriyor. Yollarının üzerinde fil iskeletine rastlarlar ise, dikkatli bir şekilde kafatasını ve fildişini incelerler. Maymunlar da sürüde ölen bir üyenin başında günlerce bekleyebilirler.
Yaşayan grup üyeleri için empati gösterisi sıçanlarda gözlenen bir tutumdur. Harvard Üniversitesi’nden antropolog-biyolog Marc Hauser, acı ile kıvranan sıçanları izleyen diğer sıçanların da acı içinde kıvrandıklarını gözlemiş; bu gözlemi yorumlamak için nöro-biyolojiye gerek olmadığını söylüyor.
Sonuç: Hayvanlar ve insanlar eşittir
Hayvan hakları savunucusu Singer, hayvanlar da insanlar gibi acı çektiğine göre bu ikisinin onurlu bir yaşamı hak ettiğine inanıyor: “Acıyı bir insanın mı yoksa farenin mi çektiği fark etmez. Acı acıdır. Dolayısıyla bu ikisi eşittir.”
alıntıdır
Son yıllara kadar hayvanların insanlardakine benzer zihinsel bir yapıya sahip olduğu kabul edilmiyordu. Oysa son yapılan çalışmalara göre hayvanlarda da acı çekiyor, empati besleyebiliyor, ölüleri için yas tutuyor ve zor durumda kalanlara karşılık beklemeden yardım ediyor. Dolayısıyla insan ve hayvanlar arasındaki uçurum giderek kapanıyor.
Biz insanların hayvanlarla ilişkileri farklı çıkar hesaplarına dayanır. Hayvanlar dostumuzdur; geçim kaynağımızdır; malımızdır; ailemizin bir ferdidir; işçimizdir; evimizin eğlencesidir; yok edilmesi gereken haşerelerdir. Onlara bayılırız; kafese tıkarız; istismar ederiz. Tabi bir de pişirip yeriz.
Bütün bunları yaparken tek bir gerekçemiz vardır:. Hayvanlar bize aittir; onlara istediğimizi yaparız, çünkü bizim gibi acı çekmezler; düşünmezler. Ölüm kaygıları yoktur. Eşleşirler ama aralarında aşk yoktur. Kısaca hayvanlarda bizde olduğu gibi bir bilinç bulunmaz . Rene Descartes bir zamanlar “Hayvanların bizim gibi konuşmuyor olmalarının nedeni, gerekli organlara sahip olmamaları değil, düşüncelerinin olmamasıdır” diyerek bu gerekçeyi savunmuş.
Toplu halde yaşamanın etkisi
Kargagillerde ve diğer hayvanlarda zekânın tek belirleyicisi beyinleri değildir. İçinde yaşadıkları topluluklar da zekâlarını etkiler. Hayvanlar için tek başına yaşamak, toplu halde yaşamaktan daha kolaydır. Kutup aylarında olduğunda gibi tek başına avlanmak ve avını oturup yemek daha az sorun çıkartır. Avı paylaşırken güç gösterisinde bulunmak, birlikte avlanırken strateji geliştirmek gibi sıkıntılara gerek kalmaz. Hayvanlar zekâlarını sergileme fırsatını en çok avlanma sırasında yakalarlar.
Toplu halde yaşayan hayvanlarda neden sonuç ilişkisi belirgin değildir. Başka bir deyişle, birlikte yaşamak zekâyı geliştirebilirken, doğuştan sahip olunan zekâ, hayvanı toplu halde yaşamaya itebilir. Kesin olan kargagillerin kuşlar arasında en sosyal yapıya sahip olduklarıdır. Bu hayvanların uzun yaşaması ve güçlü grup bağları bu tür yaşam için gerekli olan altyapıyı sağlar. Başka bir ilginç yapı da sürü halinde yaşayan hayvanlarda görülür. Bunlarda zekâ kırıntı boyutlarındadır. Bunlar da eşgüdüm içinde yaşam sürmelerine karşın, sürülerinde belirgin bir işbirliği yoktur. Duke Üniversitesi’nden hayvan biyoloğu Christine Drea sürü hayvanlarının özelliklerini şöyle değerlendiriyor: “Bir buffalo sürüsünde A hayvanı, B hayvanının kim olduğunu düşünmez. Ancak primatlar, sosyal etoburlar, balinalar ve yunuslar arasında her fert özel bir yere sahiptir.”
‘Ben ve diğerleri’ bilinci
Bir hayvanın beynini ve davranışlarını incelemek kolaydır, ancak sıra bilişsel yeteneklerin ortaya çıkartılmasına geldiğinde iş sarpa sarar. Bir insan çocuğunun öğrenmesi gereken en önemli yetenek “aklın kuramı” denilen olgudur. Bu da tüm bilginin evrensel olmadığı anlamında kullanılan bir kavramdır. Örneğin emekleme evresindeki bir bebek dadısının oyuncağını odanın bir yerine sakladığını gördüğü zaman, daha sonra odaya giren herkesin oyuncağın yerini bildiğini düşünür. Çocuk ancak 3 yaşına geldiğinde kendi bildiklerini başkalarının bilmesi gerekmediğini öğrenir.
Aklın kuramı, iletişimin ve öz farkındalığın (kişinin, başka insanlardan ve şeylerden ayrı bir varoluşa sahip olduğunun bilincinde olması) temelini oluşturur. Az sayıda hayvan bu özelliğe sahiptir. Köpekler bu nadir hayvanların arasında yer alır. Aklın kuramının en belirgin göstergesi, parmakla işaret etmenin ne anlama geldiğini anlayabilme yetisidir. Başka bir deyişle bireyin çevresinde birinin paylaşmak istediği bir bilgisinin olması ve bireyin dikkatinin o yöne çekilmesi; böylece bireyin de o bilgiyi öğrenebilmesidir. Bu yeti bizlere basit gibi görünebilir, çünkü insanlar doğuştan bu yetiye sahiptir ve işaret etmek için parmaklarımız vardır. Büyük maymunların da parmakları vardır, ancak bunlar bu yetiyle doğmazlar. Örneğin Kanzi, doğal ortamından farklı olarak insanlarla büyüdüğü için elleri boş kalıp, işaret yoluyla iletişim kurma yeteneğini kazanmıştır.
Aklın kuramını kavrayabilen akıllı türlerin tek göstergesi parmakla işaret edebilmek değildir. Örneğin saksağanlar yiyeceklerini saklarken diğer saksağanların kendilerini izleyip izlemediğine dikkat ederler. Eğer izlendiklerinden kuşkulanırsa, etrafta kimsenin olmadığı bir zamanda yiyeceği ilk yerinden çıkartıp başka yere gömerler. Böylece diğer kuşların akıllarından ne geçtiğini anladıkları gibi, akıllarından geçen düşünceyi de değiştirme yeteneğine sahiptirler.
Bir hayvanın öz farkındalığının olup olmadığını anlamanın en güvenli yolu ayna testidir. Bu test, bir hayvanın aynaya bakıp gördüğü görüntünün ne olduğunu anlayıp anlamadığını ölçer. Bu testi geçen hayvanların başında filler, maymunlar ve yunuslar gelir. Test sırasında bu hayvanların alınları veya vücutlarının bir noktası boya ile boyanır. Hayvan aynaya baktığı zaman parmağı veya hortumu ile aynada yansıyan görüntüye değil de kendi vücudundaki boyalı kısma dokunuyorsa testi geçmiş demektir.
Hayvanlar da hisseder mi?
Hayvanlar empati besleyebilirler mi? Merhamet duygusuna sahip midirler? Birbirlerine aşık olabilirler mi? Yas tutabilirler mi? Başkalarına özen gösterebilirler mi? Bilim şimdi bu soruların peşinde..
Araştırmalar fillerin ölüleri için yas tuttuğunu kesin olarak gösteriyor. Yollarının üzerinde fil iskeletine rastlarlar ise, dikkatli bir şekilde kafatasını ve fildişini incelerler. Maymunlar da sürüde ölen bir üyenin başında günlerce bekleyebilirler.
Yaşayan grup üyeleri için empati gösterisi sıçanlarda gözlenen bir tutumdur. Harvard Üniversitesi’nden antropolog-biyolog Marc Hauser, acı ile kıvranan sıçanları izleyen diğer sıçanların da acı içinde kıvrandıklarını gözlemiş; bu gözlemi yorumlamak için nöro-biyolojiye gerek olmadığını söylüyor.
Sonuç: Hayvanlar ve insanlar eşittir
Hayvan hakları savunucusu Singer, hayvanlar da insanlar gibi acı çektiğine göre bu ikisinin onurlu bir yaşamı hak ettiğine inanıyor: “Acıyı bir insanın mı yoksa farenin mi çektiği fark etmez. Acı acıdır. Dolayısıyla bu ikisi eşittir.”
alıntıdır