Orijinalini görmek için tıklayınız : Korku frekansı
Korku frekansı evrendeki en güçlü frekanslardan biridir.
Bu duyguyu taşıdığımızda etrafımıza çok güçlü bir enerji yayarız.
Panik,şok gibi güçlü duygularla evrendeki tüm negatif enerjileri üstümüze çeker ve kilitleniriz.
Bu frekansta insan "an'a"odaklanır ve hisseder.
Belki de hayatta bizi geçmişten ve gelecekten alıp şimdiye taşıyan en güçlü frekanstır.
Bu yüzden tüm kişisel gelişim çalışmalarının ve ruhsal tedavi yöntemlerinde esas ele alınan bu duyguları tespit etmek ve onlarla yüzleşmek esastır.
Kişi ancak bu duygularla yüzleşerek gerçek farkındalık ve uyanış sürecine girip,önce kendinin sonra evrenin kontrolünü ele alır.
Ben bu duyguların özüne inmeyi tavsiye etmekle birlikte,sizi bu duygulara iten çevrenizdeki her görsel,işitsel,dokunsal vb.gibi şeylerden uzak durmanızı tavsiye ediyorum.
Özellikle sizi direk etkisine alan görsel iletişim araçlarından uzak durun.
Çünkü köleleştirilmek istenen her birey aslında bu görsel iletişim aracı olan tv sayesinde kontrol ediliyor.
Kötü haber dinlemekten,acıklı filmler ve diziler seyredip acılarınızı kanatmaktan,başkalarının fikirlerini özümsemekten vazgeçin.
Onun yerine komik filmler,programlar seyredin ve sizi bu programların bağımlısı yapacak herşeyden uzaklaşın.
Kontrol sizin elinizde olsun her zaman.
İstediğiniz zaman kapa düğmesini kullanacak kadar kendinizden emin olun.
Sizi korkutan her ne varsa o anda aslında o "şeyin"size ait olmadığının bilincinde olun.
Korkunun temeli bilmemektir.Bu duygunun üstünüze yapışmasına asla izin vermeyin.
O şeyi deneyimlemekten çekinmeyin.
Çünkü korku sizin tekamülünüzde sizi yukarı değil aşağı çeker.
Bunun bilincinde olun.Siz yukarı doğru evrimleşebilirsiniz.Korku anında kendinizi karanlıkta hissedersiniz.
Işığı içeri alırsanız karanlık ortadan kaybolur.
Aslında hepimiz bu frekansa bilinçaltımızda "o anda"olmanın gücüyle yapışıp kalarak bu olumsuz enerjinin evrende varolmasına sebep oluyoruz ve daha da kötüsü onu çevremize yayıyoruz.
Bireysel özgürleşmeler,özellikle korku frekansının bilinçlerden temizlenmesi sadece bize değil acil olarak evrene de yapılacak en büyük iyiliktir.
Bunun sorumluluğuna davet ediyorum herkesi.
Aslıhan
Korkmak bir nevi hayata tutunmak değil midir? Hiç faydası yok mudur?
Elini sobaya vurmaktan korkmak elini korumak ile eş değer değil midir?
Kavramın olumlu yönleri hiç yok mudur?
Elini sobaya değdirmekle oluşan korku kavramı ancak onu değdirdikten sonra canının yanması ile senin algında yansıttığı bir nevi gölge kavramdır..
Bir çocuk elini oraya uzatmadan sobadan korkmaz.
Onu korkutan özünde soba değil,canının yanmasıdır.Bu da senin zihninde seni o olaya bağlayan sendeki gölgesidir.
Yani korku kavramı hayatta deneyimlerimiz sonucunda bizde yaşattığı gölgelerdir.
Bizi hayata bağlayan temelde "korku"değildir aslında.
Korku kavramı biz "deneyimlerken"o anda bizdeki titreşimlerin "hissettiğimiz"ölçülerde bizde varolmasıdır.
Sen aslında sobadan korkmazsın,elini uzatırken yakacağından korkarsın.
Bizi hayata bağlayan korkular değil"deneyimlerdir".
Çünkü biz ancak deneyimleyerek "varoluruz,ya da varolduğumuzu"biliriz.
O "anlar" bizi hayata bağlar.
Korku varlığımızın bizim algımızdaki "aslı"değil,"gölgesidir".
Mesela kendini bir ışık ve ayna olarak farzet.
Işığın gölgesi ile aynadaki yansıması eşdeğer midir.
Korku aslında bir gölgedir,siyahtır,karanlıktır,anlamsızdır,boşluktu r...
Bu kavramaları sen zihninde anlamdırırsın.
Asıl gerçek "sen"sindir.
Senin özün gölge değil asıldır bunu "bilirsin".
Kafanda kocaman bir aynayla,karanlıkla mücadele eder durursun.
Oysaki içeri ışığı davet edip,özgürleşip aynayı da kırdın mı,asıl gerçek karşında öylece durur.
O zaman zihin durur ve sen sen o sobanın elini yakan "anında"değil şimdide olursun.
Zamandan ve boyuttan özgürleşirsin.
O zaman o korku da yok olur ve sen korkusuzca "şimdiye"odaklanırsın.
Bu da yeni bir yolculuk,yeni bir başlangıç demektir.
Elini sobaya değdirmekle oluşan korku kavramı ancak onu değdirdikten sonra canının yanması ile senin algında yansıttığı bir nevi gölge kavramdır..Bir çocuk elini oraya uzatmadan sobadan korkmaz.Onu korkutan özünde soba değil,canının yanmasıdır.Bu da senin zihninde seni o olaya bağlayan sendeki gölgesidir.Yani korku kavramı hayatta deneyimlerimiz sonucunda bizde yaşattığı gölgelerdir.Bizi hayata bağlayan temelde "korku"değildir aslında.Korku kavramı biz "deneyimlerken"o anda bizdeki titreşimlerin "hissettiğimiz"ölçülerde bizde varolmasıdır.Sen aslında sobadan korkmazsın,elini uzatırken yakacağından korkarsın.Bizi hayata bağlayan korkular değil"deneyimlerdir".Çünkü biz ancak deneyimleyerek "varoluruz,ya da varolduğumuzu"biliriz.O "anlar" bizi hayata bağlar.Korku varlığımızın bizim algımızdaki "aslı"değil,"gölgesidir".Mesela kendini bir ışık ve ayna olarak farzet.Işığın gölgesi ile aynadaki yansıması eşdeğer midir.Korku aslında bir gölgedir,siyahtır,karanlıktır,anlamsızdır,boşluktu r...Bu kavramaları sen zihninde anlamdırırsın.Asıl gerçek "sen"sindir.Senin özün gölge değil asıldır bunu "bilirsin".Kafanda kocaman bir aynayla,karanlıkla mücadele eder durursun.Oysaki içeri ışığı davet edip,özgürleşip aynayı da kırdın mı,asıl gerçek karşında öylece durur.O zaman zihin durur ve sen sen o sobanın elini yakan "anında"değil şimdide olursun.Zamandan ve boyuttan özgürleşirsin.O zaman o korku da yok olur ve sen korkusuzca "şimdiye"odaklanırsın.Bu da yeni bir yolculuk,yeni bir başlangıç demektir.
Deneyimlemediğimiz korkular nasıl olacak,
Yani ölüm korkusu
Hiç ölmeden ölüm korkusunu nasıl yaşıyoruz.
Ve
Ölmekten korkmamış olmak yahut sobadan korkmamış olmak sobaya elimizi vurabileceğimiz anlamına mı geliyor.
Eli yanan çocuk "korku"yu bilmez.
Onun deneyimlediği o "andaki"canının yanmasıyla "hissettiği"duygudur.
Bu bir frekanstır ve bu frekansla"varolduğunun"bilincine varır.
Onu var eden o his değildir özünde.
O zaten vardır ama onu daha önce hiç deneyimlememiştir.
O "an"deneyimler.
Ve o deneyim zihinde "kavramsal olarak varoluş"olarak kodlanır ve algılanır.
O yüzden bizler korkunun bizdeki "o ana bağlanma"frekansını hayata bizi bağlayan kanal "sanarız"bu sanma zihindeki gölge kavramdır.
Asıl öz bizim "o anda ki deneyimlerimizle" fiziksel varlığımızın tanışma evresidir.
Deneyimlemediğimiz korkularımız aslında "bizim"korkularımız değildir.
Onlar bize yaşarken dışardan öğretilen ve dayatılan kavramlardır.Ölümün bize aşağı yukarı nasıl olduğu ve sonrasında neler olduğu dinsel öğretilerde anlatılmıştır.
Biz bunlarla korkularımızı besleriz.
Bilmediğimiz için öyle "sanarız".O yüzden aslında dinsel kaynaklardaki bize anlatılan ölüm senaryoları bütün korkularımızın ana kaynağıdır.
Peki neden dinsel kaynaklarda bize ölüm ve sonrası hakkında bu kadar ürkütücü şeyler anlatılır.
Çünkü korku frekansı mesela kuran kelimesinin yaydığı frekansla eşdeğerdir.
İkisi de aynı etkiyi gösterir insanda.
Biri bizi aşağı çeker bu evrene bağlar yani korku kelimesi,diğeri de yani kuran huzur verir ve yukarı yani öteki alemlere bağlar.
Aslında bize anlatılmak istenen,ruh ve bedenin aynı anda evrimleşme süresince varolmasıdır.
Din mecazdır,asıl olan sensindir.
Cennet,cehennem,ateş,gül bahçesi,cennet meyvaları vs.gibi kavramlar senin o hisleri ve frekansları fiziksel bedeninde "algılama"şeklindir.
Ölümün aslında fiziksel bir yokoluş olduğunu anlayıp kabul ettiğinde,ruhunun evrimleşme sürecine hizmet etmiş oluyorsun.
Dinsel korku frekanslarını değiştirdiğinde,yani ölümün bir azap değil,bir kutsanma,arınma,yeni başlangıçlar ve Öze ulaşma yani kirlerden arınma olarak algılamaya başladığında korkudan özgürleşiyorsun.
Uyanış bu şekilde başlıyor.Uyanmış bir insanın dinlere ihtiyacı yoktur çünkü zaten o dindar gibi yaşar.
O cennetin,cehennemin ne olduğunu,ölümün ne olduğunu,doğumun ne olduğunu,yazılanların ve anlatılanların "mecaz"olduğunu bilir bunun dinginliğinde yaşar.
O gölgelerle değil asılları ile varolur...
Perde kalkar denilen uyanış hali bu gölgelerin zihinlerden temizlenip başka bir boyut haline adım atma,yeni bir yolculuğa başlama halidir...
İnsan zihni zaman kavramını yaşarken öğrenir.
Biz türkler zaman kavramını soldan sağa doğru bir yatay çizgi olarak algılarız.
Oysaki uzakdoğu ve batı toplumlarında zihinlerdeki zaman kavramı yukarıdan aşağıya dikey bir çizgi şeklindedir.
Batılılar o yüzden randevusuz yaşayamazlar :)
Aslında insanın zaman kavramı yoktur.
Daha doğrusu zaman boyutu yoktur.
Bunu özümsemek en temel öğretidir.
Zaman boyutunu yırtan insan mekandan özgürleşir ve başka bir boyut alemine adım atar.
Bu algıda geçmişten ve gelecekten arınma kopma demektir.
Zihninde artı şekli çiz.
Soldan sağa senin geçmiş ve gelecek deneyimlerin olsun.
Bu senin bu dünyadaki varolma biçimin olsun.
Bir de yukarıdan aşağı çizgiyi takip et bu da senin ruhsal varolma biçimin olsun.
Kendini tam ortaya oturttuğunda bu zaman olarak "o an" ya da "şimdiki an" dediğin yaratma sürecini başlar.
Zihinsel ve ruhsal alanda o ortada olduğun anda hareket noktan kalmaz ve sen zamandan özgürleşip dibe doğru hareket edersin.
Sağ,sol,yukarı ve aşağı kavramın kalmaz.
Bu yeni bir yolculuktur ve çok keyiflidir.
Ölüm yoktur,sadece boyut değiştirirsin.Ölüm denilen şey de bu boyut değiştirme halidir.
O anki duygu frekansın çok önemlidir.
Ölürken hangi frekanstaysan o enerjiyi çeker,o frekansta varolur ve ortama çekilirsin.
O yüzden ölmeden önce kendinle barışıp,ölüm deneyimini korkudan arındırmalısın ki o andaki frekansın seni daha yüksek titreşimli sevgi ortamlarına çeksin.
Bu ruhun tekamül aşamasıdır.
Bize bu hayatta "zaman"diye öğretilen bu yatay çizgide (bu çizgi zihnimizde doğum ve ölümü kapsar)biz varoluruz.
Varolduğumuzu "deneyimleriz"aslında özünde hep varızdır ama yok olacağız
"Bu ölüm korkusu ve varolma deneyimleri bizim "o andaki"hislerimizle oluşturduğumuz deneyimlerdir.
Bunları radyo dalgası gibi düşünün.
Bir el uzanır ve bizi zamanda bir geri bir ileri savurur ve o frekanslara taşır.
İşte o "güç"başkasıysa biz derin uykudayızdır.
Ama uyanan bilinç ve farkındalıkla yaşayan bilinç bu radyo dalgalarında bu frekanslarda kendisi dolaşır.
Matriks denilen bu zihindeki frekanslarda yani zaman kavraamlarında gidip gelme halidir.
Göznüzün önünde bir artı şekli ile yaşayın ve kendinizi tam göbeğe oturtun.
Kumanda sizin elinizde ve siz o frekanslarda özgürce dolaşabilirsiniz.
Hangi frekanstaysanız evrenin o doğal enerjisini kendinize çekersiniz.
Ama o "anda"tüm varlığınızla varolabilirseniz.
Ölüm de yaşamda bu şekilde varolur.
Çünkü ölüm ve yaşam denilen (ama bilinçli yaşam)şeyde bu frekansta deneyimlediğin nokta vuruşudur.
Ölüm anı senin "o anda"zamandan ve mekandan kopmuş öz halindir.
O anda hangi frekanstaysan o ortamı "yaratırsın"Yani o ortamda "varolursun"....
Ölür gibi yaşamak denilen deyimde aslında "o anda"tüm varlığınla olma,o frekansları yaşama biçimindir.
Sen bu kare şeklindeki evrende(evreni kare olarak hayal et)içinde artı olan bir frekans çizgisinde fiziksel olarak deneyimliyorsun.
Kareyi kaldırdığında zihninde,bir artı işareti kalıyor ve sen o çizgilerde tam göbekte istediğin gibi istediğin frekanslarda hareket edebiliyorsun.
Bence kareyi kaldırdığında kabını yırtmış,kabuğundan çıkmış özgür bir varlık oluyorsun:)
Deneyimlemediğimiz korkularımız aslında "bizim"korkularımız değildir.Onlar bize yaşarken dışardan öğretilen ve dayatılan kavramlardır.Ölümün bize aşağı yukarı nasıl olduğu ve sonrasında neler olduğu dinsel öğretilerde anlatılmıştır.Biz bunlarla korkularımızı besleriz.Bilmediğimiz için öyle "sanarız".O yüzden aslında dinsel kaynaklardaki bize anlatılan ölüm senaryoları bütün korkularımızın ana kaynağıdır.Peki neden dinsel kaynaklarda bize ölüm ve sonrası hakkında bu kadar ürkütücü şeyler anlatılır.Çünkü korku frekansı mesela kuran kelimesinin yaydığı frekansla eşdeğerdir.İkisi de aynı etkiyi gösterir insanda.Biri bizi aşağı çeker bu evrene bağlar yani korku kelimesi,diğeri de yani kuran huzur verir ve yukarı yani öteki alemlere bağlar.Aslında bize anlatılmak istenen,ruh ve bedenin aynı anda evrimleşme süresince varolmasıdır.Din mecazdır,asıl olan sensindir.Cennet,cehennem,ateş,gül bahçesi,cennet meyvaları vs.gibi kavramlar senin o hisleri ve frekansları fiziksel bedeninde "algılama"şeklindir.Ölümün aslında fiziksel bir yokoluş olduğunu anlayıp kabul ettiğinde,ruhunun evrimleşme sürecine hizmet etmiş oluyorsun.Dinsel korku frekanslarını değiştirdiğinde,yani ölümün bir azap değil,bir kutsanma,arınma,yeni başlangıçlar ve Öze ulaşma yani kirlerden arınma olarak algılamaya başladığında korkudan özgürleşiyorsun.Uyanış bu şekilde başlıyor.Uyanmış bir insanın dinlere ihtiyacı yoktur çünkü zaten o dindar gibi yaşar.O cennetin,cehennemin ne olduğunu,ölümün ne olduğunu,doğumun ne olduğunu,yazılanların ve anlatılanların "mecaz"olduğunu bilir bunun dinginliğinde yaşar.O gölgelerle değil asılları ile varolur...Perde kalkar denilen uyanış hali bu gölgelerin zihinlerden temizlenip başka bir boyut haline adım atma,yeni bir yolculuğa başlama halidir...
Korku konusunda daha iyi öğreninceye kadar sorgulamalıyım.
Peki korkmayan bir bebek düşünelim bırakalım elini sobaya vursun mu? Veya kendimiz caddede karşıdan karşıya geçerken kontrolsüz bir araba geldiğini düşünelim korkmadan ve arabaya aldırmadan sakince karşıya geçmeyi sürdürelim mi? Bu noktada korku faydalı değil midir?
Aksine dinsel kaynaklarda ölmenin Allaha yakınlaşmak olduğunu söyleyen metinlerde var ama buna rağmen insan ölümden korkuyor. Hatta cennet tasvirleri kutsal kitapların baş köşesinde her zaman insanların ağzına bal sürer.
Bu arada altı çizili yerler fena değil.
Herşeyi geride bırakalım.
Madem Tanrı var öyleyse korku neden var? Korku neden yaratılmış? Korkmayan bir ceylan Aslanın pençesinden kurtulmuş mu olacak?
Kolay gelsin.
Dinsel tekamülünü bu dünyada tamamlamamış bireyler için tamamlanmayan deneyimler tekamül aşamasında her zaman(tamamlanıncaya kadar)o bireyin hayatında varolur.Yani neyden korkuyorsak onu seçimlerimizle(bilinçli ve bilinçsiz)yaratırız.Bu bizim yaratıcı gücümüz olan Tanrısallığımızın değişmez bir parçasıdır.Korkularından arınmış bir birey için zaten din kavramı ve dolayısıyla dinsel kavramlar olmaz.Çünkü o bireyin zihninde (en gelişmiş canlı insanı baz alalım)bu kavramların yeri yoktur.Mesela bazı insanları cehennem ateşiyle terbiye edip,cennet meyveleri ve hurileriyle şevklendirirsiniz çünkü o insan bu dünyadaki evrim aşamasında bu dünyevi zevk ve korkularınının üstesinden gelememiştir.O anlara sıkışıp kalmış ve aynı frekansta deneyimleme sürecine maruz kalırken,bazı insanlar bu korku ve dünyevi zevklerin bu dünyada doyumunu yaşamış,başka hazların peşinde evrimleşiyorlardır.Mesela bana cennet hiç cazip gelmezdi çünkü meyve yemeyi hiç sevmem:)Bastırılmış cinsel duygularım yoktur,bunlardan bu dünya da belki de başka evrim sürecimde yeterince bağımsızlaşmış olabilirim.O yüzden cennet ve cehennem kavramlarıyla beni terbiye edeceğini zanneden insanlara gülümseyerek bakıyorum çünkü onların bende karşılığı yok.Ben kendimi cehennemde yanacak kadar yetersiz ve kötü olarak görmüyorum çünkü daha ciddi şeylerle meşgulüm.Bireysel gelişimini tamamlayan bireye evrensel kapılar aralanıyor ve orada daha farklı evrimsel tekamüllere tabi oluyorsunuz.Cennet,cehennem gibi daha alt tekamül düzeylerine takılmak yerine,evrenin bir parçası olarak benlik bilincinden birlik bilincine,yani ben'den bize,bizden de hiçlik denen aşamalara geçiyorsunuz.Bu sorumluluk duygusu korku değil sevgi frekansı taşır.O zaman insan korku frekansından Tnarı frekansı olan sevgi frekansına yükseliyor ve yolculuk keyif halini alıyor.
Korku neden var?Çünkü sevgi var.İnsan zihni bir şeyi algılamak için mutlaka zıttıyla karşılaştırmak zorundadır.İyi vardır,nasıl biliriz kötüyü bilerek algılarız.Acı vardır ki mutluluğu biliriz vs.gibi.Şeytan vardır çünkü Tanrı vardır gibi.Korku olmasaydı sevgiyi tanımlayamazdık.Hissedemezdik,algılayamazdık.Bu zihinin algılama şeklidir.İnsan proglanması yani beyni bu şekilde işler.Kısacası evren ying/yang yani erkek/dişi,iyi/kötü,siyah/beyaz,acı/mutluluk gibi ikili kavramlarla varolur.Bu değişmez kuraldır.Bu ikilik olmazsa insanda varolmaz ya da anlamı olmaz insan olmamızın.Teklikten yani boşluktan insan varoldu.İkiliklerden "varlığını"deneyimliyor.Bu süreç tekamül oluyor.
Dinsel tekamülünü bu dünyada tamamlamamış bireyler için tamamlanmayan deneyimler tekamül aşamasında her zaman(tamamlanıncaya kadar)o bireyin hayatında varolur.Yani neyden korkuyorsak onu seçimlerimizle(bilinçli ve bilinçsiz)yaratırız.Bu bizim yaratıcı gücümüz olan Tanrısallığımızın değişmez bir parçasıdır.Korkularından arınmış bir birey için zaten din kavramı ve dolayısıyla dinsel kavramlar olmaz.Çünkü o bireyin zihninde (en gelişmiş canlı insanı baz alalım)bu kavramların yeri yoktur.Mesela bazı insanları cehennem ateşiyle terbiye edip,cennet meyveleri ve hurileriyle şevklendirirsiniz çünkü o insan bu dünyadaki evrim aşamasında bu dünyevi zevk ve korkularınının üstesinden gelememiştir.O anlara sıkışıp kalmış ve aynı frekansta deneyimleme sürecine maruz kalırken,bazı insanlar bu korku ve dünyevi zevklerin bu dünyada doyumunu yaşamış,başka hazların peşinde evrimleşiyorlardır.Mesela bana cennet hiç cazip gelmezdi çünkü meyve yemeyi hiç sevmem:)Bastırılmış cinsel duygularım yoktur,bunlardan bu dünya da belki de başka evrim sürecimde yeterince bağımsızlaşmış olabilirim.O yüzden cennet ve cehennem kavramlarıyla beni terbiye edeceğini zanneden insanlara gülümseyerek bakıyorum çünkü onların bende karşılığı yok.Ben kendimi cehennemde yanacak kadar yetersiz ve kötü olarak görmüyorum çünkü daha ciddi şeylerle meşgulüm.Bireysel gelişimini tamamlayan bireye evrensel kapılar aralanıyor ve orada daha farklı evrimsel tekamüllere tabi oluyorsunuz.Cennet,cehennem gibi daha alt tekamül düzeylerine takılmak yerine,evrenin bir parçası olarak benlik bilincinden birlik bilincine,yani ben'den bize,bizden de hiçlik denen aşamalara geçiyorsunuz.Bu sorumluluk duygusu korku değil sevgi frekansı taşır.O zaman insan korku frekansından Tnarı frekansı olan sevgi frekansına yükseliyor ve yolculuk keyif halini alıyor.
Korku neden var?Çünkü sevgi var.İnsan zihni bir şeyi algılamak için mutlaka zıttıyla karşılaştırmak zorundadır.İyi vardır,nasıl biliriz kötüyü bilerek algılarız.Acı vardır ki mutluluğu biliriz vs.gibi.Şeytan vardır çünkü Tanrı vardır gibi.Korku olmasaydı sevgiyi tanımlayamazdık.Hissedemezdik,algılayamazdık.Bu zihinin algılama şeklidir.İnsan proglanması yani beyni bu şekilde işler.Kısacası evren ying/yang yani erkek/dişi,iyi/kötü,siyah/beyaz,acı/mutluluk gibi ikili kavramlarla varolur.Bu değişmez kuraldır.Bu ikilik olmazsa insanda varolmaz ya da anlamı olmaz insan olmamızın.Teklikten yani boşluktan insan varoldu.İkiliklerden "varlığını"deneyimliyor.Bu süreç tekamül oluyor.
Eyvallah,
Ben cehennem korkusunu ve cennet sevdasını içimden attığımda
Yunusun Şu şiiri içimde maya bulmuştu
" Cennet cennet dedikleri, bir kaç köşkle bir kaç huri, isteyene ver onları bana seni gerek seni."
Hakkaten bunu anlatmak zordu ama anlatabildiniz.
Sanırım Varlığın Birliği merdivenlerinin sonundaki Enel Hak kavramına bir adımdır korkusuzluk...
yol ile.
Hayatta kalmak deyimi biraz derin aslında.Hayattan kasıt bu dünyada varolmaksa,ne kadar "varız"bunu iyi düşünmek lazım.Ölmemek için direnç gösteririz evet çünkü bu dünyadaki yanlış inançlarımız bizi korkutur.Ölümü deneyimleyen insanlar genelde uyanışı sağlarlar ve ölümden korkmazlar.Onlar varlıklarının bilincinde keyifle yaşarlar.Bunu "sen"yaşamadan bilemeyeceksin.Ama şunu bil ki Tanrı her kutsal kitap da ve özümüzdeki hislerimizde yakan,cezalandıran,süründüren,acı çektiren kötü değil,aksine tam tersi bağışlayan,affeden,koruyan ve kollayan sonsuz sevgidir.Ölüm o yüzden sadece bu dünyada ürkütücü anlam ifade ediyor olmalı...
Harika söyledin tamda bu:)teşekkürler.Dinsel öğretilerdeki enel hak kavramı ve boyutu,evrensel öğretilerdeki insanın yaratma gücünü tanımlıyor.Ruhsal ve bedensel "güç"ya da "irade"bizim kontrolümüzde oluyor ve biz hem kendimizi hem evreni "var ediyoruz"Bu gücümüzü ne kadar evrensel insanlık hizmetine olumlu yönde harcarsak o kadar özümüze hizmet ediyoruz.Çok büyük sorumluluk çokk:)
harikasınız ikinizde çok keyifli bi sohbet olmuş.Mahir tertip senin şu sorgulayan hallerinden öyle çok şey öğreniyorum ki:) ikinize de sevgilerrr...
Bu frekansta insan "an'a"odaklanır ve hisseder.
Bunu daha önce farketmemiştim teşekkürler...
harika sohbet olmuş....yüreklerine sağlık.....
ben ölümü deneyimlemedim ama ölümü deneyimlediğini sandığım bir sevdiğimin neredeyse yok olmasında deneyimledim....ve işte koşulsuz sevgiyi orada tattım....aslında algımda kaybettim kavramı oluştu zihnimde ama ben kazandığımı sonra gördüm.
artık olaylara kavramlarla değilde nitelikleri ile bakmaya çalışıyorum.o nedenle son 'a odaklanmak bazen daha mantıklı.
canım aslıhan haklısın ....benim çıkarımım korkulardan arınıp tekamül için algıları genişletmek galiba....anda kalmak andan sonrasınıda biçimlendiriyor...
korku için böyleyse sevgi için ne yapmalı....ne dersin?
vBulletin v3.8.4, Copyright ©2006-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.