alemtac
21-03-2009, 13:41
Alternatif Tedavi Yöntemleri için harcanan paralar, ABD'de neredeyse tüm ülkenin sağlık harcamaları kadar yüksektir. Tüm dünyada da alternatif tedavi yöntemleri giderek artan bir ilgi görmektedir. Alternatif tıp tedavisi bu kadar ilgi görmesi ve gösterdiği olumlu etki nedeniyle, son yıllarda hekimlerin de ilgisini çekiyor. Ve alternatif tıp yöntemleri modern tıp tarafından inceleniyor. Günümüzde tüm dünyada yaygın uygulanan tedavi seçeneklerinden akupunktur, geçmişi 2000 yıl öncesine dayanan geleneksel Çin tıbbının bir uygulamasıdır.
Akupunktur, aromaterapi, ayurveda, şifalı bitkilerle tedavi, masaj, meditasyon, müzik, karaciğer temizleme tedavisi gibi beslenme tedavileri, reiki, geleneksel Çin tıbbı gibi seçenekler, bilimsel tedavilere alternatif olarak sunulan tamamlayıcı tedavi uygulamaları arasında yer alıyor.
Alternatif Tedavi Yöntemleri:
Akupunktur
Hipnoz
Şifalı Bitkilerle Bitkisel Tedavi
Renkler ve İnsan Sağlığına Etkileri
Burada deginmek istedigim konu Renkler ve Insan sagligina etkileri; konu hakkinda uzun yillar inceleme yapmis, yayinlarim olmus ve birkac yayinda da kaynak gosterilmistim
Renk bilimi temellerini fizik ve kimyadan alir. Bunlari fizyoloji takip eder. Cunku gorme, gozun fizyolojik yapisina baglidir. Gozumuzun ag tabakasina isigin yaptigi uyarilari subjektif olarak renk hislerine baglariz. Bundan dolayi renkli gorme ruhi bir olaydir ve psikolojik cepheside vardir. Renk hisleri fiziki ve fizyolojik sartlara bagli isede renk bilgisi ruhi temellere dayanmaktadir. Secilen renkler dusunce, his ve karaktere tesir ettiginden kisiligin temel tasi gibidirler.
Renkler hakkinda herbirimzizn az cok soyleyecek birkac sozu vardir. Herbirimizin sevdigi renkler vardir, hepimiz renklerden sanildigindan daha cok etkileniriz. Insanlar renkler hakkinda ortak birliktegi varamamislardir. Beyendigimiz veya beyenmedigimiz renklerin varligi dogaldir. Ancak boyle bir secimin nedeni ne olabilir? Renkler zihinsel, duygusal, fiziksel ve ruhsal dunyamizi etkiledigine gore onlari mutluluk kaynagi olarak kullanabiliriz.
KIRMIZI
Renk klavyesinde titres,m, en kuvvetli, en dinamik renktir. Hareketlendirme tahrik etme faktorudur. Kırmızı rengi uzun zaman seyreden kiside sinir gerginligi basgosterebilir, nefesi siklasir, kalbi daha kuvvetle carpar. Kirmizi alev, ates, gunes gibi ısı veren olaylari hatirlatir. Kırmızı tasidigi dinamik elamanarin uyandirdiklari çalkanti gerginlik gibi faktorlerden oturu huzursuzluk veren bir renk bilinebilir. yine kirmizi bireyin duygusal yasamiyla ilgilidir. Genel olarak dizginlenmemis bir ifade bicimini tanimlar. Disa donuk ve yasam gucu olan kisilerde rastlanan bir renktir. Hiddet, ask, ihtiras, kan, seksuel durtuleri, bazende seksuel korkuyu belirtir. Koyu kırmızı daha cok heyecen belirtisi olarak belirtilir. kirmizi rengin egemen oldugu bir yerde kisinin huzurlu calismasi imkansizdir. Buna karsilik mutluluk verdigi bilinir.
Acik ve sicak renkler insani ceker, aleve karsi konulmaz sekilde insani ceken bir ozelligi vardir. Kırmızı alev kirmizisi oldugunda alevin yarattigi titresime benzer bir ic titresim meydana getirir. Sicak kirmizi uyarici bir etkinlige sahiptir. Suphesiz, kana benzedigi icin s,cak kirmizinin verdigi izlenim sıkıcı hatta aci verici olabilir. Kirmizi laka tatli ve yumusak gorunur. Kirmizi isigin kalbi kuvvetlendirici etkisi yaninda, zenginlik ve sevinc etkisi de vardir. Kirmizi kelimesini duydugumuzda bizde uyandirdigi tasvirin siniri yoktur. Sadece ve sadece dusuncede zorla kabul ettirerek kirmiziya bir sinir koyuyoruz.
Yine de gorulmeyen fakat soyut bicimde anlasilan kirmizi, hem belirli, hem belirsiz ve bir ic sesliligine sahip, tamemen muhakkak olan bir ic tasvir uyandirir. kırmızı kelimesini duydugumuz zaman dusunce onu kirmizi tonunun hissedilemeyen derecelerinin urunu olarak algilar. Vermillion kirmizisi , donuk ve kirli bir goruntu verir, oysa siyah uzerindeki canli ve parlak yankisi hayret vericidir. Orta kirmizi ruhun bazi siddetli hallerinin surekliligine ulasir. Soguk kirmizi, kendine dogru buzulmus, fakat hareketsizliginde, birseyi kizginca sicratmaya kabiliyetli gizli bir kuvvet gozetleyen ve saklayan veya saklamis bulunan birsey gibi enerji tazelemesini bekledigini hissettirir. Kirmizi elbise huzun hissi verir. Aslinda, bircok defa, kirmizi renk yalniz basina kullanildiginda ruhun sakin aynasini huzunle bulandirmaz.
SARI
Sari, icinden ya da arkadindan isiklandirilmis etkisi veren cok parlak bir renktir. Sevinc uyandiran tonlarin basinda gelen bu renk, limon sarisi gibi hafifce yesile kayinca rahatlatici, ferehlaticidir. Sari renk uzun zaman seyredildiginde, kanin damarlarda muntazam islemesini saglar, sinir sistemini duzenler.
Sarini da kirmizi ve turuncu gibi sevinc ve zenginlik fikri verme ve bunlari temsil etme ozelligi vardir. Sarinin etkisi aciklastigi oranda artar. eger sarinin aciga olan egilimi artik onda koyu sarinin bulunmasina imkan vermeyecek derecede ise, bu olgu daha da onem kazanir. Oyle denebilirki sari ile beyaz arasinda fiziki bir yakinlik vardir. Tipik sicak bir renk olan sari, daha soguk yapilmak istendiginde , bu rengin yesilimsi bir ton aldigi ve hemen, ona yon veren disa donuk hareketi kaybettigi gorulur. O zaman sari, hastalikli, hemen hemen tabiat ustu, enerji ve ihtiraslarla dolu ve dis yasantilarin felc ettigi bir insana benzer bir karekter alir. Sari tipik bir dunyevi renktir.
Ruh halleriyle karsilastirildiginda sari melankoliyi, merak hastaligini ( Hypocondrie ), deliligi, taskinligi temsil edebilir. Kolayca keskinlesen sari kolayca derinlesmez. Sari marazi dusuncelerin ozel rengi olarak belirtilir. Sizofreni icin tipik renk olarak belirtilir. Sari geri zekaliligin veye buyuk bir zakanin rengidir.
MAVI
Mavi, genellikle ifade ettigi anlamin anlasilmasi kolay bir renktir. Sakinlik icin fizyolojik ve psikolojik ihtiyaci tanimlamaktadir. Teorik olarak mavinin hareketinde derinlik bulunur. Bu haraket:
1- İnsandan uzaklasma hareketi
2- Kendi oz merkezine dogru yonelmis hareket seklindedir.
Mavi, ruh uzerinde etki yapilmaya birekildigi zaman da ayni sey gecerlidir. Mavinin derinlesmeye olan egilimi, onu daha belirli tonlarda daha siddetli yapar ve ic etkisini arttirir. Derin mavi insani sonsuzluga ceker, onda saflik arzusus ve tabiat ustunun arzusunu uyandirir. Gokyuzu kelimesini duydugumuz zaman bize gorunen gokyuzunun rengidir. Mavi, tipik semavi renktir. Derinleserek yatistirir, sakinlestirir. Mavi siyaha dogru giderken, insani asan, sonu olmayan ve olmayacak olan bazi zor durumlara dusuldugu zamankine benzer bir huzune burunur. ona hic yakismadigi halde aydinlandigi zaman, mavi uzak ve onemsiz gozukur. Acik hale geldikce sessiz bir durgunluk oluncaya kadar mavi, sesizliginden kaybeder, beyaz olur.
Mavi icine kapanikligi belirtir. Genellikle ruhi durumlarin bilinc kontroluyla uygun dustugu icin secilir. Ketumiyeti ve gizliligi tanimlar. Maviyi seven normel kisiler, stresler karsissinda, ortamlarindan trajik olarak kacma egilimindedirler. Mavi - yesil, duyarliligi, zevk sahibi olusu belirtir.
YESIL
Dinlendirici renklerin basinda gelir. Aci sert bir yesil olmamak sarti ile, perde perde sicaga, yada soguga giden yesiller ( hele tirse yesili denen ton ) seyredenin icine ferahlik, aciklik verir. Yesil; cayirin, agacin, yapragin rengi bu bakimdan, tabiatla siki sikiya ilgili, baglantilidir. Yesilde bundan baska dinsel, mistik bir anlam vardir. Islamlikta ana renk oldugu gibi, hiristiyanlarda bu rengi inanmanin, olmezligin bir sembolu olarak bilirler.
Krom yesili duz, kadifemsi bir izlenim verir. Yesili meydana getiren sari ve mavi aktiftir, bunlarda hareket vardir. Yesil taban tabana zit bu iki rengin ideal denge noktasidir. Mutlak yesil en sakin olan renktir. yesilde hicbir hareket yoktur. yesilde sevinc, huzun, ihtiras bulunmaz. O, hicbirsey istemez, hicbir cagrida bulunmaz. Bu hareketsizlik kıymetli bir ozelliktir; insanlar ve dinlenmek isteyen ruhlarda iyi etki yapar. Fakat sonunda bu dinlenmenin sikici olma ihtimali vardir. Yesil, sikintidan baska birsey vermez.
Pasiflik mutlak yesilin hakim karekteridir. Fakat bu pasiflikte dokunaklik, kendinden memnun olma vardir. Yoplum icinde varlikli insanlar ne ise, renkler icinde mutlak yesilde odur. Yesil, tabiatin ilkbahari ve onun firtanalarini yenerek, dinlendirici bir kendinden memnun olusta yikandigi yilin bir parcasi olan yazin hakim rengidir. Yesilin sari tonunda canlilik, genclik, nese vardir. Sarini katilmasi ona aktif bir kuvvet verir. Mavi hakim oldugu zaman, yesil ciddi ve dusunceli bir hale gelir. Burada yesil baska karekterde olmasina ragmen, daha sicak hale getirildigi zaman oldugu gibi aktif bir unsur ortaya cikar. yesil acik veya koyuya gecse bile ilk ilgisizlik ve hareketseizlik karekterini asla degistirmez. Aciklasmaya baslarsa ilgisizlik, koyulasmaya baslarsa durgunluk hakim olur.
Yesil, ruhsal dengeyi, ruhi uyarilari veye karmasik olmayan basit ruhsal yapiyi gostermektedir. Sosyal, cok konuskan kisilerin sectigi renktir. Yesil insanlari mutlu eden bir ozellige sahiptir.
TURUNCU
Sicak renkler sinifindan olmakla beraber kirmizi kadar dinamik degildir., titresimi ondan zayiftir. Gunesi, rahatligi, parlakligi hatirlatir, bu bakimdan ferahlik, ama sicak, sehvi ferahlik uyandirir. Fakat turuncu da, kirmizi gibi uzun zaman seyredilemez bir renktir. Turuncu akrabalari sari, kirmizi gibi sevinc, zenginlik fikri verir ve bunlari temsil eder. Turuncuda hakim olan renk kirmizidir. Turuncu kuvvetinden emin, saglikli bir insan gibidir.
MOR
Keder, ice kapanis, melankoli ifade ettigi soylenir. Hiristiyanlarin ve Cinli'lerin yas rengidir. Mor, gunes yoklugunun, seffaf golgeligin anlamina gelir. Mor ayrica dinlendirici, rahatlik etkisi uyandiran bir renktir.
ınsandan uzaklasma egiliminde olan mor; kirmizi mavi tarafindan yutulunca meydana gelir. Oyleyse mor kelimenin fiziki ve ruhi anlaminda soguk bir kirmizidir. Morda hastalikli, sonmus, huzunlu bir taraf vardir.
SIYAH
Imkanlari olmayan, gunesin batisiyla kaybolan, ebedi, geleceksiz, gelecek umidi bile olmayan bir hic gibi, icten olarak yapar. Siyah renk, hayatin vucuda girip onu yasattiktan sonra olum ile vucuddan ciktigi zamanki sesizlige benzer. Siyah, distan en cok yankidan yoksun renktir. Bu yuzden sesi en zayif olani da dahil, diger butun renkler bu tarafsiz fon uzerinde yer alirlarsa, daha net bir seslilik ve artan bir kuvvet kazanirlar. Siyah; derin acinin, olumun semboludur.
Siyah nefret ve deprosyonu sembolize eder. Kirmizi ile kullanilirsa vurucu, kirici dusuncelerin temsilcisi olarak yorumlanir.
BEYAZ
Incelenirken cogu zaman renk disi olarak kabul edilen beyaz, bilhassa tabiatta beyaz gormeyen empresyonistlerden beri maddi varliklarin ozellikleri olarak butun renklerin yokoldugu bir dunyanin semboludur. Beyaz, mutlak sessizlik gibi ruhumuz uzerinde etki yapar. Beyaz renk ansizin anlasilan bir sesizlik gibi gelir. Beyaz uzerinde hemen hemen butun renkler sesliliklerini karistirirlar ve hatta bazilari arkalarinda hemen hemen hic farkedilmeyen bir ses birakarak birbirlerinden ayrilirlar. Beyaz, nese ve lekesiz safligin isaretidir.
BICIMLERLE SINIRLANDIRILAN RENKLERIN ETKILERI
BICIMLERIN İLK BASAMAGI CIZGILER
Cizgiler, fizik yapilarindan dogan birtakim anlamlar, birtakim duygular uyandirir, renkler gibi yasar, kendilerine gore bir ruh tasirlar. Bundan oturu cizgilerin bir ic dunyasi, bir fizik ustu varligi vardir.
Duz cizgiler hangi duzen ve kombinezonlar icinde ele alinirsa alinsin, statik, haraketsiz cizgilerdir. Duz cizgilere bakan goz hicbir kirilmaya, inis cikisa, dalgalanmaya takilmadigi icin, bir durgunluk, durulma, yerlesme etkisi altinda kalir. Bu cizgiler dikey ve yatay olarak 90 ferecelik aci prensibi uzerine kurulmus ise, bu yerlesme, bu hareketsizlik, statizm duygusunu busbutun kuvvetlendirir.
Eger duz cizgiler toplumu, tertibi, 90 derecelik aci prensibinden ayrilir, egik cizgiler kombinezonlari olarak gorulurlerse, statizm duygusu yine kalir, ama bir hareket, bir kipirdanma etkisi duygusuna yol acmis bulunurlar. Duz cizgilerin statik etkisine karsilik, egri cizgiler, egrilik arttikca, dinamizm, hareket duygusu uyandirirlar. Hareket, duzlukten, kararliliktan kurtulup, egrilige, egrilip, bukulmeye, boyuna yer mekan degistirmeye yonelmek olduguna gore, egri cizgiler de, ne tipte istiflenirlerse istiflensinler, boyuna kipirdama, hareketlenme etkisi uyandirirlar. Toprak cekiminin birer sembolu olarak ele alabilecegimiz yatay ve dikey cizgilere tam karsit, egri cizgiler bu cekimden kurtulup, bosluk icinde kıvranmalari, yasamlarin semboludur. Egri cizgilerin egemen oldugu herhangibir alana bakan goz, yasamanin, kaynasmanin etkisi altinda kalir. Hafif egrilerin dinamizmin etkisiyle spirallerin, sinusoidlerindeki arasinda fark buyuktur. Bu cizgi nekadar egrilip bukulurse o nispette canlilik, kipirdanma duygusu uyandirir.
Cizgiler ve kisi duygusu uzerinde uyandirdiklari etkiden bahsederken onlarin tabiatla, tabiat gosteri ve degisimleri ile dogrudan dogruya ilgili olduklarini hatirlamamiz gerekir. Geometrik bicimler genel olarak, nekadar da soyut olsalar, dis dunya ile kopru kurmus durumdadirlar. Herhangi geometrik bir sekil bize, tabiatin bir parcasini hatirlatabilir. Spiral buluttan, ucgen, dortgen kayadan, yuvarlak aydan, gunesten soz acabilir. Dikey gozumuzde agac govdesi, yatay denizin ufukta uzanan cizgisi olabilir. Renklerde oldugu gibi sekillerde de anlamlari, etkileri bakimindan yeryuzu sekilleri ile siki sikiya iliskililerdir. Belli tipler icinde cizgi kombinezonlarini dogrudan dogruya ic duygularina, sevinc, aci, keder, canlilik yada olgunluk gibi duygularimiza seslendigi olur.
Tam durgunluk, hareketsizlik etkisi yatay ve dikeylerin 90 derecelik acilar meydana getirmesine baglidir. Topragida yatay cizgisinin bir sembolu olarak ele alabiliriz ve cizgi psikolojisini bu sembol uzerine kurabiliriz. Soyle ki; toprak uzerinden yukariya, goge dogru yukselen cizgiler, hayat, canlilik, varlik duygusu uyandirir. Aksine toprak iclerine dogru dusen cizgiler, bitkinlik, cansizlik olumluluk duygusunu uyandirir.
BICIMLER
Soyut, geometrik sekil, kendine has bir ic sese sahiptir. Bu, sekle benzer kaliteleri olan manevi bir varliktir.
Ucgen, herseyden once ( dik acili, genis acili, ikizkenar olmasina bakmaksizin ) bir varliktir. Ucgenden kendine has olan bir manevi hava cikar. Bu hava, diger sekillerle birlesince farklilasir, nuanslarla zenginlesir, fakat temelde degismeden kalir. Ucgen, piramit yani bir temel ustune kurulu olup gitgide daralan ve sonunda birlesen sekil, saglamligin, oturmanin, durulmanin sembolu olarak bilinmistir. Bu sembol, sonsuzlugun, olumsuzlugun semboludur. Ucgen, gorunusun uyandirdigi duygu bakimindan, topraga yatay olarak kok saldiktan sonra goge dogru yukselip kavusan kollariyla, saglamlik, duruluk etkisinden baska, mistik, dinsel bir anlam ifade eder. Bir ucgenin yonu, yani hareketi, ayni sekilde temel bir rol oynar. Yukseklik yonunde yerlestirilmis bir ucgenin ters konulmus ayni ucgenden daha sakin, daha hareketsiz ve daha saglam bir sesi vardir.
Daire, kare ve butun hayal edilebilecek sekiller birbirinden cok farkli etkiler yapar. Nasilki, meneksenin kokusu, gulun kokusuyla asla karismaz.
Sekil, kelimenin dar anlamiyla, bir alanin diger bir alanla sinirlandirilmasindan baska birsey degildir. Fakat hersey, gerekli bir de ic unsura sahiptir. Bu ic unsur, duruma gore daha zayif veya daha kuvvetlice gozukur. Sekillerin armonisi insan ruhunun etkili iliski prensibi uzerine kurulmalidir. Eger bir sekil bizi ilgisiz birakiyorsa, bu seklin birsey ifade etmedigi manasinda anlasilmamalidir. Dunyada hicbirsey soylemeyen sekil yoktur, ancak bizim ruhumuza hitap etmeyen sekil vardir. O alabildigince soyut olan, yasayan, hareket eden ve etkilerini hissettiren varliklar kategorisinde kare, daire, ucgen, eskanar dortgen, yamuk ve gitgide zorlasan, matematikte isimleri bile olmayan sayisiz sekil vardir. Tek basina ele alinan bir seklin yankisi zayiflamis olabilir. Bu sekil, herseyden once buyuk komposizyonun kurucu elemanidir.
BICIMLERLE SINIRLANAN RENKLERİN ETKİLERİ
Bicim, yalniz basina gercek veya gercek disi nesnelerin temsili, bir boslugun, alanin sadece soyut bicimde sinirlanmasi olarak, kendiliginden varolabilir. Ancak renk boyle degildir. Sadece hayal gucu veya bir espiri gorusu, sinirsiz bir rengi temsil etme imkani verir.
Tamamen sariyla doldurulmus bir ucgen, mavi ile kapli bir daire, yesil ile dolu bir kare, yesil ile kapli bir ikinci ucgen, yeniden sari ile kapli bir daire, sonra mavi bir kare ve boylece devam eden bir dizinin hepsi, birbirinden degisik etkiler yaratir. Sivri renkler, sivri bir sekil icinde ( bir ucgende sari gibi ) etkilerini daha iyi gosterirler. Derin olarak nitelenen renkler, yuvarlak sekillerin icinde ( bir dairede mavi ) etkilerini arttirirlar. Ayni buyuklıkte, biri sari ile digeri maviye boyanmis iki daireyi ele alalim. Bu daireler biryere tespit edilirse, sarinin hemen etrafa yayildigi, disa donuk bir hareket aldigi ve asagi yukari belirgin bir bicimde seyirciye yaklastigi gorulur. Aksine mavi, ice donuk bir harekete yonelirki, bu salyongozun kabugu icinde kıvrılmasina benzeyebilir. Goz birinci dairede ( sari ) delinmis gibidir, oysa ikincide ( mavi ) batmis gibi olur. Sari aciklastikca, mavi koyulastikca bu etkileri artar.
Morun, yuvarlak bicimler icinde, dokunuldugunda parmak gomulecekmis kadar yumusaklik hissi verdigi bilinir. Sari, kirmizi, turuncu da yuvarlak sekiller icinde sicaklik hislerini dahada arttirirlar. Bir dairenin icinde derinlik hissi veren mavinin kenari, kirmizi ile cercevelendiginde, gozu raharsiz edeceek sekilde hareketlenir.
Simdi su ana kadar anlattiklarimin uzerine sizlere bir onerim var...mantal geometriyle deneyim yapmak isteyen kişilere şöyle ilginç bir deney önerebilirim :
Kağıttan ebatları maksimum 60 cm civarında ve kenarları 2.55 cm kalınlığında çizgilerle belirlenmiş beyaz renkte bir daire, yeşil renkte bir üçgen ve kırmızı renkte bir kare şekli kesin. İlk olarak kırmızı renkli kareyi, evin en sevdiğiniz odasında göz seviyesinde olmak üzere duvara asın ve bir iki gün boyunca kareyi duvarda bırakın. Bu süre içinde ise mümkün olduğunca karenin orada olduğunu düşünmemeye çalışın. Ancak odada olduğunuz zamanlarda ruh halinizin nasıl olduğuna dikkat edin ve notlar alın.
İkinci olarak yeşil renkli üçgeni duvara asın ve üç gün orada bırakın. Benzer sekilde gözlemlerinizi not alın. Sonra beyaz renkli daireyi, bu sefer beş gün süreyle duvara asın ve yine ruh halinizi takip edin. Eğer duvarınız da beyaz renkte ise, kontrast yaratacak bir fon üzerine daireyi yerleştirmeniz gerekecek. Doğaldır ki aynı şey diğer şekillerle aynı renkte olan duvarlar için de geçerli.
10 gunluk sureyi gecirdikten sonra, neler hissettiginizi, sizde degisen birseylerin olup olmadıgını gozlemleyin.
MUZİK VE RENKLER ARASINDAKI ILISKI
Insanlar, yillar boyu renk ve muzik arasinda bir iliski olduguna inanmislardir. Bu konu uzerine calismalar yapan bilim adamlari, besteciler bulunmaktadir. Ancak bu calismalar, elle tutulur temellere dayanmadigi icin bir sonuca ulasamamistir.
Benimde bu konuda fazla bir bilgim olmamakla beraber, 7 renge karsilik gelecek 7 nota hakkında toplayabildiklerimi sizlerle paylasmak istiyorum.
Harward'da yapilan arstirmalar neticesinde ışık ve ses dalga boyları arasında sabit bir katsayı bulunmakta. Bu katsayı yedi renk ve orta oktavla başlayan yedi notanın oluşturduğu 5040 olasılık içerisinde tek bir çözüm olarak bulundu. Bulunan bu katsayının ortalaması 1070 olup Foto Akustik Katsayısı adı verildi. Bu matematiksel ilgileşime göre, oktavlarla renk tonları arasında da doğrudan bir ilişki var. Adeta renk tonları gibi oktavlar da müziğin tonlarını vermekte. 0'dan 7'ye kadar değişen oktav kodlarıyla 7 rengin 0'dan 1'e kadar değişen parlaklık endeksi arasında logaritmik bir ilişki bulunmakta.
Ses ve renklerin algılanmasında nörolojik bir ortak payda bulunmakta. Çoğumuz bu ilişkiyi yaşamımız boyunca farketmeyiz bile. Bazılarımızsa bunu oldukça belirgin ve günlük yaşamlarını etkileyecek biçimde hisseder. Muzikle tedavi ozellikle Osmali imparatorlugunda tedavi yontemi olarak kullanilmistir.
Müzikle tedavi yani insanın ruhsal ve bedensel sorunlarına müzikle çözüm bulma yöntemleri yeni kullanılan bir tedavi biçimi değil. Yaklaşık 2500 yıldır bu yöntem Anadolu’da uygulanıyor. Başta Yunan medeniyetinde olmak üzere Anadolu’da kurulan çeşitli medeniyetlerin müzikle tedavi yöntemini uyguladıkları bilinmekte. Müziği her türlü erdemin kaynağı sayan Yunanlılar, müziği ruhun eğitimi ve arınmasında kullanırlarmış. Eski Yunan mitolojisinde Apollon, lir çalarak insanların sıkıntılarını giderir ve onlara neşe verirmiş. Yunan filozof Sokrates’in öğrencisi Platon (Eflatun) da M.Ö. 400’lü yıllarda, müziğin ahenk ve ritim ile ruhun derinliklerine etki ederek, kişiye bir hoşgörü ve rahatlık verdiğini belirtir. Yine Platon, şarkıyı iyileştirici özelliği olan bir çare olarak kabul etmekle birlikte, şarkı olmaksızın hastaya uygulanan reçetelerin etkisiz olacağını da ekler. Tıbbın babası sayılan Hipocrates’in de 2400 yıl önce, bazı hastaları ilahi dinlemeleri için tapınaklara götürdüğü rivayet edilir.
Özellikle hastaların kendine güveninin gelmesinde, sosyal ilişkilerinin gelişmesinde olumlu sonuçları hekimler tarafından da kabul edilen müzikle tedavinin Anadolu’da başlıca merkezleri vardır. Anadolu’da kurulan medeniyetler içerisinde müzikle tedavi yöntemini en fazla uygulayan medeniyetler Selçuklu ve Osmanlı’dır. Ancak müzikle tedavi yöntemi Osmanlılar döneminde zirveye ulaşır. Başta Edirne olmak üzere Kayseri, Sivas, Amasya, Manisa ve Bursa’da tedavi yöntemleri kurulur. Sultan II. Bayezid’in, Edirne’de 1488 yılında yaptırdığı darüşşifada hastalara su sesi ve müzikle tedavi yapılmasını emrettiği bilinir. Bu konuda ünlü seyyah Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde ‘ruh hastalarının burada müzikle nasıl tedavi edildiklerini’ yazar. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre; “Müziğin insan ruhu üzerindeki olumlu etkisi konusunda yeterli bilgi ve deneyime sahip darüşşifanın hekimbaşısı, hastalarına önce çeşitli müzik makamları dinletiyor, kalp atışlarının hızlanıp ya da yavaşladığına bakıyor, yararlandıkları uygun melodiyi belirliyor ve ondan sonra tedaviye başlıyor.” Yine Çelebi, aynı eserde hafıza ve hatırları güçlendirmede isfehan; aşırı hareketli, heyecanlı hastaları sakinleştirmede rehavi; sıkıntılı, karamsar durgun ve neşesiz hastalara da kuçi makamının iyi geldiğini belirtir.
Universitede ogrencilik yillarimda dinlenilen muzige gore algiladiklarimizin resmedilmesi istenmisti. Herbirimizin muzikle olusturdugu renkler farkliydi. Profosor, neler hissettigimizi ve kullandigimiz renklerin muzik notalarina gelen karsiliklari ile ilgili bir de komposizyon yazdirmisti. Insanlarin duyumsamalarindaki farklilasmada yatan neden geldikleri kulturdur. Oysa muzik evrensel bir dildir deniliyor. Kalin bir do sesi, hangi rengi hatirlatiyor, ya la...Kimi kaynaklara gore la, kimine gore si notasi gunesin yaydigi bir frekanstir. Israfil'in sura ufledigi zaman yayacagi sesin siddetinden bahsedilir hep ve merak etmisimdir, hangi notadan olacak diye?
Bence her rengin karsiligi bir nota olmali ve her insanda ortak olabilmeli. Ancak dedigim gibi icinde bulundugumuz kultur bizi ayristiriyor. Ortak olabilmeli diyorum cunku notalar ve olusturdugu renkler ortak dil olacakmis gibi bir hissim var :) Devaminda cakralar var, 7 renk - 7 nota ve 7 cakra. Cakralarin herbiri belli bolgeyi ve ona bagli rahatsizliklari temsil ediyor. Henuz incelemedim, mesela, kok cakra kirmizi; rahatsizlik bolgesi bobrekler, kirmizi renk ve karsiligi nota bobreklere iyi geliyor mu..gibi.
Toplumda bazı kişiler her notanın ses özelliğini bellemekte zorluk çekiyorlar. Perfect Pitch, yani kulağın frekans seçim yeteneğini görsel yeteneklerle destekleyerek geliştirmek de artık olası. Yapılan hesaplamalara göre, her notaya karşılık gelen renk tonu aralıkları insan gözünün renk ve ton seçme yetenekleriyle uyumlu olup, her notaya karşılık gelen renklerin ayırt edilmesi olası. Bu nedenle de notaların bellekte tutulabilmesinde her notanın eş renk tonunu algılayabilmek büyük bir kolaylık sağlamakta.
Müzik ve renkler arasındaki en önemli adım 19. yüzyılda Rus besteci Modest Petrovich Moussorgsky’nin ressam arkadaşı Victor Hartmann’ın resimlerini “Bir Sergiden Tablolar” adı altında bestelemesiyle atılmış.
Simdi soyle bir calisma yapilabilir; do-re-mi-fa-sol-la-si-do ve kirmizi- sari-turuncu-yesil-mavi-lacivert-mor...sizce hangi renk hangi notaya denk geliyor? Tabi bu calismayi yapabilmek icin, bir de enstrumana ihtiyac var..
Newton kırmızı, turuncu ve sarı renklerin sırasıyla Do, Re, Mi majör ile ilişkili olduğunu öne sürmüs. Buna karşılık Rimsky Korsakoff gün ışığının Do majörü temsil ettiğine inanıyor, Beethoven ise Si minörün siyah rengi temsil ettiğini savunuyormus. Bu nedenle bu calismalar belli bir temele dayanmadigi icin yarim kalmis. Burada rengin frekens araligindan soz edebilirz.
Renk Dalgaboyu Frekans
kırmızı ~ 625-740 nm ~ 480-405 THz
turuncu ~ 590-625 nm ~ 510-480 THz
sarı ~ 565-590 nm ~ 530-510 THz
yeşil ~ 500-565 nm ~ 600-530 THz
camgöbeği 485-500 nm ~ 620-600 THz
mavi ~ 440-485 nm ~ 680-620 THz
mor 380-440 nm ~ 790-680 THz
Renkler için genelde kulağımızla duyduğumuz ince ve kalın ses analojisi yapılsa da, ses algısının aksine aynı anda gelen ışık frekansları değişik kanallardan algılanamaz (başka bir deyişle göz frekans analizi yapamaz), dolayısıyla aynı anda ince ve kalın sesleri birbirine karıştırmadan duymamıza karşın gözümüz için bu 'çok seslilik' söz konusu olmadığından değişik ışık frekanslarının sadece kombinasyonlarını algılayabiliriz
Renk olgusu fiziksel olmaktan cok, psikolojik bir olgudur. Gözümüze giren ışık, önce gözümüzün arka tarafındaki (retina) ışığa duyarlı “koni” ve “çubuk” hücreler tarafından soğuruluyor. Soğurulma, bir dizi kimyasal tepkimeye yol açıyor ve bu, karmaşık bir süreç sonucunda beyne giden sinir hücrelerinde elektriksel sinyallere dönüşüyor. Son olarak beynimiz, üstün bilgi-işlem gücüyle bu sinyalleri değerlendirerek renk algısını tamamlıyor.
Retinadaki ışığa duyarlı çubuk hücreler, görünür ışığın geniş bir spektrumuna tepki verdikleri için, gri ve tonlarının algısında kullanılıyor. Renk algısı için önemli olan koni hücrelerininse, ışığın dalgaboyuna duyarlı üç değişik tipi var. Bunlardan maviye duyarlı olanlar, sadece dalgaboyu 4000 ile 5000 Angström arasında olan ışığa karşı tepki veriyor, bu aralığın dışında olanlaraysa tepkisiz kalıyor. Benzer şekilde yeşile duyarlı hücreler 4600-6000 Angström aralığındaki ışığa ve son olarak kırmızıya duyarlı hücrelerse 5000-7000 Angström aralığındakilere duyarlı.
not: Angström, ( A ) = 0,1 nm
İnsan kulağının duyacağı ses frekans değerleri
a) İnsan kulağı, 16 Hz-20 Khz arasındaki saf sesleri duyar.
b) Erkek konuşmaları ses frekans değeri : 100-8500 Hz,
c) Kadın konuşmaları ses frekans değeri : 150-10000 Hz.
İnsan kulağının en hassas olduğu bölge. ( Tetik Bölgesi olarak da adlandırılır ) 1000 ve 5000 Hz arasındaki frekans değerleridir
SES FREKANS ARALIĞI - FREQUENCY RANGE (Hz) :
ALT SINIR: ÜST SINIR: SES TANIMI:
20..............40..............Alt Kalın-Deep Bass
40..............80..............Kalın-Mid Bass
80.............160.............Üst Kalın-Upper Bass
160...........320.............Alt Orta-Lower Midrange
320...........640.............Orta-Midrange
640..........1280............Üst Orta-Upper Midrange
1280........2560............Alt Tiz-Lower Treble
2560........5120............Orta Tiz-Middle Treble
5120........10240..........Üst Tiz-Upper Treble
10240......20480..........Tepe Oktav-Top Octave
BAZI SESLERİN FREKANS ARALIĞI
NEFESLİLER....HERTZ (Hz)
Piccolo...............480-4608
Flute..................256-2304
Oboe..................256-1536
Clarinet..............160-1536
Trumpet...............160-960
Bass Clarinet.........80-480
YAYLILAR
Violin................192-3072
Viola.................128-1280
Cello....................64-768
Bass Viol.............40-240
İNSAN SESLERİ
Soprano............240-1152
Alto....................160-768
Tenor..................128-480
Baritone................95-384
Bass....................80-320
Bir nota, diğerleri arasında, kendi ses seviyesi olarak tanımlanır ve bu ses seviyesi notanın temel frekansı olarak düşünülebilir.Bunu bilerek, notaları frekansları, aşağıdaki formülle hesaplanabilir:
FREKANS (hertz olarak)= REFERANS × 2( (OKTAV - 4) + ( TON - 10) / 12 )
Bu arada bir seyi hatirlatmak ihtiyaci duyudum...Titreşim bir denge noktası etrafındaki mekanik salınımdır. Frekanssa, titresim sayısıdır. Frekans veya titreşim sayısı bir olayın birim zaman (tipik olarak 1 saniye) içinde hangi sıklıkla, kaç defa tekrarlandığının ölçümüdür, matematiksel ifadeyle periyodun çarpmaya göre tersidir.
Bugün dünyada çok yaygın olarak, orta oktavdaki La notasının frekansı 440 Hz kabul edilmektedir. Buna göre, 12 ton eşit tamperamanlı (12TET) dizideki arızasız (piyanodaki beyaz tuşlara karşı gelen) notaların frekansları, en yakın tamsayılara yuvarlatılınca, şu değerleri alırlar
Nota Frekansı (Hz)
Do 262
Re 294
Mi 330
Fa 349
Sol 392
La 440
Si 494
Seslerle renkler arasında şöyle bir eşleşme kuralım:
Nota Renk
La Kırmızı
Si Turuncu
Do Sarı
Re Yeşil
Mi Mavi
Fa Lacivert
Sol Mor.
Toblada bir kayma meydana geliyor, duzeltemiyorum...umarim anlasiliyordur.
Yazimimi da bir alintiyla bitiriyorum, sevgiler.
Alemtac Capanoglu
Kozmik Oktav
İnsan soluk aldığı havayla çok yönlü besleniyor. İstekle, hırsla ya da belki farkında olmadan içine çektiği hava, daha önce kim bilir nerelerde dolaşmış; belki şarkı söyleyen birinin içine girip çıkmış, belki gök gürültüleri ve şimşeklerle beliren bir fırtınada elektrikle yüklenmiş, belki güzel kokularla karışıp algılayanlara haz vermiş, belki meltemle eserek çocukların tenini okşamıştır.
Bir cenin düşünelim. Bu küçük varlık, milyonlarca yıl süren evren ve dünya gelişiminin tüm safhalarım, güneşten, aydan kopmayı, kendi etrafında dönerek bireyselleşmeyi ve bir sisteme entegre olmayı beceren canlı varlık dünya oluncaya kadar süren gelişimi, ana rahmine düştüğünden doğuncaya kadarki süre içinde geçirir. Oluştuğu tohum ve yumurtanın kendisine hap halinde aktardıkları evren ve dünya gelişim sürecini tek hücreliden bitki, balık, sürüngen ve memeliye dönüşerek tamamlar ve tüm evrim süreçlerinden hızla geçerek gelişir. Bu arada olup biten tüm bilgi alışverişi, bir beslenme sürecinin parçalarıdır. Beslenme süreci üç safhada gerçekleşir; içe almak, işleyip dönüştürmek ve dışarı çıkarmak.
Anne karnında gelişmekte olan bu cenini düşünmeye devam edelim. Döllenmeyle zaten aktarılmış olan ailenin genetik bilgileriyle beslenmeyi şimdilik bir yana bırakalım. (İleride çocuk, duruma göre çeşitli çocuk hastalıkları geçirerek, bu verileri dönüştürüp ya kendine mal edecek, ya da kullanmadan, geliştirmeden bir yana ayıracaktır. Belki daha sonraki nesilden biri bu verileri yeniden işlemek üzere ele alabilir). Cenin annenin nabız atışının yarattığı ritmik ortamda, karanlıkta ve annenin kendi beslenmesi sonucu ona, doğduğunda içine gireceği ortamın, yörenin, ülkenin coğrafyasını, tarımını, ekonomisini işleyip dönüştürerek özet olarak aktardığı kan, yağ protein, karbonhidrat, şeker cinsinden verilerin oluşturduğu besleyici bir sıvı içinde bekliyor. Anne hareket ettikçe, aldığı ritmik itkiler kendi küçük bedeninin devinimlerinin nasıl olabileceği, içinde hareket edeceği uzamın koordinatları hakkında ona bilgiler aktarıyor. Anne konuştukça, ses tellerinin titreşiminin içinde yankılanmasıyla, sesli ya da sessiz harflere göre, konuştuğu dilin ritimleri ve melodilerine göre cenin de sürekli bir biçimlenme geçiriyor. Annenin dinlediği müzik, yaşadığı ortamdaki sesler, gürültüler, hissettiği sempati, antipati, iğrenme ve imrenme, haz ve hüzün sürekli cenine fiziksel ve kimyasal bilgiler olarak, kasılma ya da gevşeme olarak aktarılıyor ve bu ön beslenmenin izleri ilerisi için ön hazırlık, yatkınlık olarak biçimleniyor.
Doğduğu yerle doğduğu anın koordinatları, tüm bilgilerini yoğunlaştırılmış biçimde, alarak geldiği evrendeki gezegenlerin, birbirine uyumlu etkileri sayesinde belli titreşim frekansları arasından en elverişli anda sıyrılıp gözünü, kulağını, burnunu kısaca tüm duyularını dünyaya açtığı titreşim frekansını belirliyor. Evrende varolan her şey, sürekli çeşitli dalga boylarında titreşiyor ve bu titreşimler çocuğu, doğduğunda ciğerlerine çektiği ilk soluk, gözlerine giren ilk ışık ve burnuna gelen ilk kokuyla yeni bir bilgilenme ve dolayısıyla beslenme ortamına sürüklüyor. Sayısız renk, sayısız ses, sayısız koku ve sayısız biçim çeşitli devinimlerle birleşerek ona sürekli, daha önce rahim içindeyken dokuz ay boyunca hazırlandığı ve uyum sağlaması gereken ortamın, yeni niteliklerini aktarıyor.
Bunların tümü bilinçli olmasa da, sürekli olarak tüm ayrıntılarıyla bilinç altına kaydediliyor, çünkü yaşaması, hayatta kalması ve üstelik haz duyarak yaşaması bu bilgilerden özümseyeceği gerçeklere bağlı. Her şey, bu verilerin tümünün an be an analizini ve sentezini sürekli yaparak çıkardığı sonuçlara ve yorumlara göre davranması sayesinde hayatını sürdürmek amacına yönelik. Bu beslenme süreçleri sırasında canlı varlığın kullandığı araçlar ise duyuları. İnsanın dışa dönük beş duyusu, işte bu titreşimlerin ve ritimlerin çeşitli biçimlerde algılanmasına ve işlenmesine göre ayarlanmış.
İnsan doğduğu andan itibaren soluk alıp vererek, iç dünyayla dış dünyayı canlı bir ilişki içinde tutan nabız atışıyla, evrenin ritimleriyle bağlantıyı dışa vuruyor. Sağlıklı bir insan dakikada ortalama 18 kez ve günde 25 bin 920 kez soluk alıyor. Öte yandan güneşin burçlar kuşağından bir geçişi de bu kadar yıl sürüyor ve buna da güneşin soluk alması deniyor. Dünya örneğin 365 gün 32 oktavda 136,10 hz. frekansla "do diyez"de titreşerek, 500,9 nanometrelik bir dalga boyuyla yeşile denk düşüyor. Şu anda içinde bulunduğumuz Jüpiter yılında 11,8 yılda güneşin etrafında dönen bu gezegenin 36 oktavda 183,58 hz frekansla "fa diyez"de titreşerek 742,6 nanometrelik dalga boyuyla turuncuya denk düştüğünü biliyoruz.
İnsan bilinçli olarak bunların ayırdına varamasa da, organizması tüm bunları kaydediyor ve zaten ona göre yaşıyor ve kendisi de bu dokunun bir parçası olarak belli bir frekansta titreşerek var oluyor.
Öte yandan bedenimizde bir bakıma yine bu duyulara denk düşen iç salgı bezleri bu verileri değerlendirerek dönüşüyor, ne zaman, ne kadar enzim salgılanması gerektiğine karar vererek, hormonlarla çeşitli kimyasal süreçleri başlatıyor, insanın neşelenmesi, hüzünlenmesi, melankoliye kapılması, cesaret ya da korku hissetmesine neden oluyor. Aynı zamanda enerji merkezleri olan ve insanın aurasında bulunan çakralar da bir bakıma bu iç salgı bezleri ile bir karşılıklılık ilişkisi içinde enerji dolaşımımızı, bununla da bedensel, ruhsal ve zihinsel sağlığımızı düzenliyor. Bu çakraların gezegenlere denk düştüğü varsayılıyor. Bu arada çeşitli gezegenlere denk düşen yakut, zümrüt, elmas, safir gibi değişik renklerde süs taşlarının yaydığı frekansların, gerek ruhsal gerekse bedensel hastalıkların tedavisinde kullanıldığını biliyoruz. Her şey harika bir biçimde birbiriyle bağlantılı ve insan değişik örgü modelleri, ilmik atma biçimleri ve çeşitli motiflerde büyük bir doku içinde beslenerek, yani alıp, işleyip sonra dışa vurarak yaşıyor.
Sesler...
İnsan, ses tonu ile belli titreşimler yayarak sürekli çevresini dokuyor. Bir evde yaşayan insanların ses tonları, o evin titreştiği dalga boyunun nüanslarını oluşturuyor, çocuklar anne babanın ses tonlarından oluşan doku içinde yaşayarak biçimleniyorlar. Beslenme zincirinin son safhası olan dışa vurma, ses titreşimleri ile mimari yapılar yaratıyor. Bu bağlamda sabahın en erken saatlerinde kuş seslerinin yarattığı geometriyi dinlemeye çalışmak ve yazın korkunç sıcağında Ağustos böceklerinin dokuduğu soluk alma ağının farkına varmak çok aydınlatıcı oluyor. Bach'ın müziği Barok mimariye denk düştüğü gibi, tapınaklar da öteden beri bu temel bilgiye dayanarak inşa edilmiş. Yahudi ya da Arap kültürü yüzyıllarca bu karşılıklı denk düşmeleri bilim haline dönüştürmüş ve dünyayı Kabbala ile ya da ebced hesabıyla hem ölçebilmiş, hem de evrensel düzeni uyum içinde yeniden yarattığına inanmış. Yahudiler ve Araplar kendi din kitaplarının çevrilemeyeceğine inanırlar ve yüksek sesle yapılan ayinlerde o dilin harflerinin bir araya gelmesiyle oluşan çeşitli frekanslarda ses titreşimlerinin inananları beslediği ve ruhsal, zihinsel bakımdan biçimlendirdiğine inanırlar. Hıristiyanlarda da ayinler hala eski dilde yapılıyor.
Öte yandan sürekli hareket eden gezegenlere denk düşen sesli harfler, çeşitli dil uygulamalarında ruhsal beslenme bozukluklarını düzeltmek için terapi amaçlı kullanılıyor. Örneğin Güneş'e denk düşen Pazar günü, içindeki sesli harflerin çoğu "AU" olan bir dörtlük. Ay'a denk düşen Pazartesi için de daha çok "Eİ" sesleri olan bir dörtlüğü tekrarlayarak beslenmenin iyi geldiği bilinmektedir.
İÖ 6. yüzyılda Pisagor ve daha sonra 17. yüzyılda J. Kepler gezegenlerin frekanslarını belirlediklerinde bu frekansları dinleyerek insanın ruhsal bakımdan besleneceğini ve sağlık kazanacağını, evrensel uyuma katılabileceğini söylemişlerdi. Şamanlar ve büyücü doktorlar sesin bu şifa gücünü daima kullanmışlardır. Anadolu'da da belli bestelerin, dinleyenlerde çeşitli duygular üretilmesi ve ruhsal beslenmesinde aksaklık olan insanların tedavi edilmesi yolunda kullanıldığını biliyoruz. Günümüzde ise çeşitli gezegen frekansları diyapozonda titreşime sokularak insan bedenindeki rahatsız bölgelerde titreşim etkisi sağlanıyor, enerji bölgeleri titreşime uyarlanarak genel ayarlama yapılıyor.
Ses titreşimlerinin insanları bedensel, ruhsal ve zihinsel bakımdan büyük ölçüde etkilemesinin öneminin kavranması Orta Çağ'da Çin'de müzik bakanlığı kurulmasına yol açmıştı. Ülke sınırları içinde hangi notaların, hangi enstrümanlarla çalınacağı, çalgılarda hangi ağaçların ya da atın kuyruğunun hangi kılının kullanılacağı önceden belirlenmişti. Belli durumlarda ancak, belli nota dizileri kullanılabiliyordu, aksi takdirde ülkede anarşi oluşabileceği korkusu vardı.
Renkler...
Işık da hava aracılığıyla yayıldığı için renkleri görüyoruz. Renk titreşimleri bedenimizdeki yedi enerji merkezini besliyor ve giderek ruh halimizi ve sağlığımızı etkiliyor. Doğanın ruhu olduğu söylenen renkler, terapide tamamlayıcı renklerin üretilmesi için kullanılıyor. Örneğin bir türlü sakinleştirilemeyen bir çocuğu kırmızı rengin hakim olduğu bir odada bir süre tutarak sakinleştirebilirsiniz, ya da tersine fazlasıyla sakin bir çocuğu, çevreselde mavi renkler kullanarak uyarabilirsiniz. Zira kırmızıyla beslenen çocuk içinde, tamamlayıcı karşıt renk olan yatıştırıcı yeşili, mavilerle beslenen çocuk ise uyarıcı bir renk olan turuncuyu üretiyor. Sarıyla morun ilişkisi de böyle. Kırmızı insanın üstüne gelip yaklaşıyor, çullanıyor, ısıtıyor, mavi ise uzaklaşıp özlem uyandırıyor, serinletiyor. Bu nedenle iş görüşmelerine giderken mavi gömlek, lacivert ceket giymek sağlık veriyor. Renkler frekans yoğunluklarına göre biçimlerin ve hareketlerin yaratılmasına da yardımcı oluyor. Amaca göre örneğin çalışma yerlerinin başka, dinlenme yerlerinin başka renkte boyandığını biliyoruz. Belli dönemlerde bazı çevrelerde belli renklerin haftanın belli günlerinde giyilmesiyle evrensel uyuma katkı sağlanacağı düşüncesinden hareketle, eskiden örneğin güneşe denk düşen Pazar günleri beyaz, ayın günü Pazartesi ise leylak rengi ve bu gibi renklerde giysiler kullanılması salık verilirdi.
Kokular...
Titreşimlerle beslenmemize bir örnek de, yine havada yayıldığı için algıladığımız kokular... Zambak kokusunun uyandırdığı zihinsel denge, ya da gül kokusunun verdiği dinginlik, yasemin ya da hanımelinin aktardığı gizemli dünyalar ya da lavantanın ilettiği yatıştırıcı titreşimlerin ruhsal beslenmemize katkısı tartışılmaz. Ne yazık ki yeni kuşakların çağrışımsal belleği, menekşe kokusuyla beslenme olanağından artık mahrum. Bebeğin anne kokusundan aldığı verilerle duyduğu güven ve korunmuşluk duygusunu, daha sonra yeniden yaratabilmek için ne kadar uğraşıldığını biliyoruz. Kokuların cinsel çekimde oynadığı rolün ise altını çizmekle yetinmekte yarar var.
Tat alma ve dokunma...
Tat alma duyusu da titreşimlerle algılanıyor. Tat alma, beslenme deyince hemen akla geliveren duyu olduğu için burada daha fazla yer ayırmadan, dokunma duyusunun beslenme işlevine değinmek istiyorum. Annenin çocuğa dokunuşu, okşayışı onu besliyor, ona güven içinde kendini geliştirebileceği duygusu aktarıyor. Şefkatle kucaklanan çocuklar, itilip kakılan çocuklardan başlangıç için çok daha şanslı. Çocuk küçükken önce her şeyi ağzına götürerek tadına bakarken aynı zamanda onun sert ya da yumuşak olduğu konusunda bilgi alıyor. Sonra her şeye dokunarak biçimleri ve maddenin yapısını keşfediyor. Bu nedenle küçük çocuklara plastik ya da ****lden çok, ellerine çaputtan yapılmış bebekler ya da tahtadan yapılmış basit biçimli nesneler vermek, malzeme duygusu geliştirmesine yardımcı olmak annenin elindedir. Doğal malzemeden yapılmış giysi ve örtüler kullanmak da çocuğu besler. Annenin besleyici rolünün meme ya da mama vermekle bitmediği ortada. Sevgililer de birbirlerine dokunarak hem kendilerini hem de ilişkilerini besliyorlar. Yalnız yaşayan insanlar bu dokunuşlardan mahrum kaldıkları için zaman zaman kuru ve asabi görüntüye sahip oluyorlar. Yalnız insanların bağışıklık sistemleri daha kırılgan oluyor çünkü bir bakıma beslenme süreci kesintiye uğruyor.
Görme...
Ama aslında son yüzyıl içinde gözümüzle dokunur hale geldik, en büyük beslenme organı göz oldu. Göz hem renkleri, hem biçimleri, hem sert, ya da yumuşak dokuları, hem başkalarının duygularını algılamada son derece gelişmiş bir duyu organı oldu. Göz değdiği her nesneye üstelik sahip çıkmakta, onu benimsemekte ya da itelemekte, hor görmekte, ya da şefkatle sarmalamakta ustalaştı.
Günümüzde beslenme, yalnızca içeri alma, tüketme olarak algılanır hale geldi. Oysa beslenme daha önce de değindiğim gibi, alma, işleme ve dönüştürme, sonra verme ya da dışa vurma safhalarından geçtiğinde beslenme olarak adlandırılabilir. Bu safhaların tümünü bedensel, ruhsal ve zihinsel süreçler içinde sürekli gerçekleştirerek yaşayabiliyoruz. Bu beslenme zinciri sonunda yarattığımız en önemli varlık ise, kendi kendimizin bilinci olarak dışa vurulan benlik. Bu benliklerin bilinci öte yandan dünyayı değiştiriyor, maddeyi dönüştürüyor ve yaradılış bu çok yönlü beslenme süreci sayesinde titreşerek devam ediyor.
Beslenmenin farkına varırken, beslenme ortamlarının kirlenmesinin bedenimiz, ruhumuz ve zihnimizde yarattığı harabiyet bizi korkutsa da, soluk almak ve soluk vermek, ruhun sempati ile antipati arasında titreşerek gidip gelmesinin dışa vurumu olduğundan, soluk alarak, renkleri algılayarak, kokuları içimize çekerek kendimizi sürekli dünyayla ilişkiye sokuyor, soluk verirken ise bireysel varlık olarak ona karşı dururuyor, onunla yüzleşiyoruz. Öte yandan, aldıklarımızı dönüştürüp ürettikçe, yani dışarı çıkardıkça, bağışıklığımız güçleniyor, bireyselliğimizin dokusu güzelleşiyor ve bilincimiz genişliyor.
İnsanın üç önemli yeteneği olan düşünme, hissetme ve irade giderek gerçeğe, güzelliğe ve iyiliğe dönüşüyor ve sonunda bilimin, sanatın ve ahlakın üretilmesini sağlıyor. Böylece hem kendi etrafımızda, hem güneşin etrafında ve de samanyolunun içinde hep birlikte dönüyor ve kesintisiz çok yönlü kozmik beslenme yumağı içinde beraberce evrende akıyoruz.
Hanz COUSTO Çeviren: Tarhan ONUR
Akupunktur, aromaterapi, ayurveda, şifalı bitkilerle tedavi, masaj, meditasyon, müzik, karaciğer temizleme tedavisi gibi beslenme tedavileri, reiki, geleneksel Çin tıbbı gibi seçenekler, bilimsel tedavilere alternatif olarak sunulan tamamlayıcı tedavi uygulamaları arasında yer alıyor.
Alternatif Tedavi Yöntemleri:
Akupunktur
Hipnoz
Şifalı Bitkilerle Bitkisel Tedavi
Renkler ve İnsan Sağlığına Etkileri
Burada deginmek istedigim konu Renkler ve Insan sagligina etkileri; konu hakkinda uzun yillar inceleme yapmis, yayinlarim olmus ve birkac yayinda da kaynak gosterilmistim
Renk bilimi temellerini fizik ve kimyadan alir. Bunlari fizyoloji takip eder. Cunku gorme, gozun fizyolojik yapisina baglidir. Gozumuzun ag tabakasina isigin yaptigi uyarilari subjektif olarak renk hislerine baglariz. Bundan dolayi renkli gorme ruhi bir olaydir ve psikolojik cepheside vardir. Renk hisleri fiziki ve fizyolojik sartlara bagli isede renk bilgisi ruhi temellere dayanmaktadir. Secilen renkler dusunce, his ve karaktere tesir ettiginden kisiligin temel tasi gibidirler.
Renkler hakkinda herbirimzizn az cok soyleyecek birkac sozu vardir. Herbirimizin sevdigi renkler vardir, hepimiz renklerden sanildigindan daha cok etkileniriz. Insanlar renkler hakkinda ortak birliktegi varamamislardir. Beyendigimiz veya beyenmedigimiz renklerin varligi dogaldir. Ancak boyle bir secimin nedeni ne olabilir? Renkler zihinsel, duygusal, fiziksel ve ruhsal dunyamizi etkiledigine gore onlari mutluluk kaynagi olarak kullanabiliriz.
KIRMIZI
Renk klavyesinde titres,m, en kuvvetli, en dinamik renktir. Hareketlendirme tahrik etme faktorudur. Kırmızı rengi uzun zaman seyreden kiside sinir gerginligi basgosterebilir, nefesi siklasir, kalbi daha kuvvetle carpar. Kirmizi alev, ates, gunes gibi ısı veren olaylari hatirlatir. Kırmızı tasidigi dinamik elamanarin uyandirdiklari çalkanti gerginlik gibi faktorlerden oturu huzursuzluk veren bir renk bilinebilir. yine kirmizi bireyin duygusal yasamiyla ilgilidir. Genel olarak dizginlenmemis bir ifade bicimini tanimlar. Disa donuk ve yasam gucu olan kisilerde rastlanan bir renktir. Hiddet, ask, ihtiras, kan, seksuel durtuleri, bazende seksuel korkuyu belirtir. Koyu kırmızı daha cok heyecen belirtisi olarak belirtilir. kirmizi rengin egemen oldugu bir yerde kisinin huzurlu calismasi imkansizdir. Buna karsilik mutluluk verdigi bilinir.
Acik ve sicak renkler insani ceker, aleve karsi konulmaz sekilde insani ceken bir ozelligi vardir. Kırmızı alev kirmizisi oldugunda alevin yarattigi titresime benzer bir ic titresim meydana getirir. Sicak kirmizi uyarici bir etkinlige sahiptir. Suphesiz, kana benzedigi icin s,cak kirmizinin verdigi izlenim sıkıcı hatta aci verici olabilir. Kirmizi laka tatli ve yumusak gorunur. Kirmizi isigin kalbi kuvvetlendirici etkisi yaninda, zenginlik ve sevinc etkisi de vardir. Kirmizi kelimesini duydugumuzda bizde uyandirdigi tasvirin siniri yoktur. Sadece ve sadece dusuncede zorla kabul ettirerek kirmiziya bir sinir koyuyoruz.
Yine de gorulmeyen fakat soyut bicimde anlasilan kirmizi, hem belirli, hem belirsiz ve bir ic sesliligine sahip, tamemen muhakkak olan bir ic tasvir uyandirir. kırmızı kelimesini duydugumuz zaman dusunce onu kirmizi tonunun hissedilemeyen derecelerinin urunu olarak algilar. Vermillion kirmizisi , donuk ve kirli bir goruntu verir, oysa siyah uzerindeki canli ve parlak yankisi hayret vericidir. Orta kirmizi ruhun bazi siddetli hallerinin surekliligine ulasir. Soguk kirmizi, kendine dogru buzulmus, fakat hareketsizliginde, birseyi kizginca sicratmaya kabiliyetli gizli bir kuvvet gozetleyen ve saklayan veya saklamis bulunan birsey gibi enerji tazelemesini bekledigini hissettirir. Kirmizi elbise huzun hissi verir. Aslinda, bircok defa, kirmizi renk yalniz basina kullanildiginda ruhun sakin aynasini huzunle bulandirmaz.
SARI
Sari, icinden ya da arkadindan isiklandirilmis etkisi veren cok parlak bir renktir. Sevinc uyandiran tonlarin basinda gelen bu renk, limon sarisi gibi hafifce yesile kayinca rahatlatici, ferehlaticidir. Sari renk uzun zaman seyredildiginde, kanin damarlarda muntazam islemesini saglar, sinir sistemini duzenler.
Sarini da kirmizi ve turuncu gibi sevinc ve zenginlik fikri verme ve bunlari temsil etme ozelligi vardir. Sarinin etkisi aciklastigi oranda artar. eger sarinin aciga olan egilimi artik onda koyu sarinin bulunmasina imkan vermeyecek derecede ise, bu olgu daha da onem kazanir. Oyle denebilirki sari ile beyaz arasinda fiziki bir yakinlik vardir. Tipik sicak bir renk olan sari, daha soguk yapilmak istendiginde , bu rengin yesilimsi bir ton aldigi ve hemen, ona yon veren disa donuk hareketi kaybettigi gorulur. O zaman sari, hastalikli, hemen hemen tabiat ustu, enerji ve ihtiraslarla dolu ve dis yasantilarin felc ettigi bir insana benzer bir karekter alir. Sari tipik bir dunyevi renktir.
Ruh halleriyle karsilastirildiginda sari melankoliyi, merak hastaligini ( Hypocondrie ), deliligi, taskinligi temsil edebilir. Kolayca keskinlesen sari kolayca derinlesmez. Sari marazi dusuncelerin ozel rengi olarak belirtilir. Sizofreni icin tipik renk olarak belirtilir. Sari geri zekaliligin veye buyuk bir zakanin rengidir.
MAVI
Mavi, genellikle ifade ettigi anlamin anlasilmasi kolay bir renktir. Sakinlik icin fizyolojik ve psikolojik ihtiyaci tanimlamaktadir. Teorik olarak mavinin hareketinde derinlik bulunur. Bu haraket:
1- İnsandan uzaklasma hareketi
2- Kendi oz merkezine dogru yonelmis hareket seklindedir.
Mavi, ruh uzerinde etki yapilmaya birekildigi zaman da ayni sey gecerlidir. Mavinin derinlesmeye olan egilimi, onu daha belirli tonlarda daha siddetli yapar ve ic etkisini arttirir. Derin mavi insani sonsuzluga ceker, onda saflik arzusus ve tabiat ustunun arzusunu uyandirir. Gokyuzu kelimesini duydugumuz zaman bize gorunen gokyuzunun rengidir. Mavi, tipik semavi renktir. Derinleserek yatistirir, sakinlestirir. Mavi siyaha dogru giderken, insani asan, sonu olmayan ve olmayacak olan bazi zor durumlara dusuldugu zamankine benzer bir huzune burunur. ona hic yakismadigi halde aydinlandigi zaman, mavi uzak ve onemsiz gozukur. Acik hale geldikce sessiz bir durgunluk oluncaya kadar mavi, sesizliginden kaybeder, beyaz olur.
Mavi icine kapanikligi belirtir. Genellikle ruhi durumlarin bilinc kontroluyla uygun dustugu icin secilir. Ketumiyeti ve gizliligi tanimlar. Maviyi seven normel kisiler, stresler karsissinda, ortamlarindan trajik olarak kacma egilimindedirler. Mavi - yesil, duyarliligi, zevk sahibi olusu belirtir.
YESIL
Dinlendirici renklerin basinda gelir. Aci sert bir yesil olmamak sarti ile, perde perde sicaga, yada soguga giden yesiller ( hele tirse yesili denen ton ) seyredenin icine ferahlik, aciklik verir. Yesil; cayirin, agacin, yapragin rengi bu bakimdan, tabiatla siki sikiya ilgili, baglantilidir. Yesilde bundan baska dinsel, mistik bir anlam vardir. Islamlikta ana renk oldugu gibi, hiristiyanlarda bu rengi inanmanin, olmezligin bir sembolu olarak bilirler.
Krom yesili duz, kadifemsi bir izlenim verir. Yesili meydana getiren sari ve mavi aktiftir, bunlarda hareket vardir. Yesil taban tabana zit bu iki rengin ideal denge noktasidir. Mutlak yesil en sakin olan renktir. yesilde hicbir hareket yoktur. yesilde sevinc, huzun, ihtiras bulunmaz. O, hicbirsey istemez, hicbir cagrida bulunmaz. Bu hareketsizlik kıymetli bir ozelliktir; insanlar ve dinlenmek isteyen ruhlarda iyi etki yapar. Fakat sonunda bu dinlenmenin sikici olma ihtimali vardir. Yesil, sikintidan baska birsey vermez.
Pasiflik mutlak yesilin hakim karekteridir. Fakat bu pasiflikte dokunaklik, kendinden memnun olma vardir. Yoplum icinde varlikli insanlar ne ise, renkler icinde mutlak yesilde odur. Yesil, tabiatin ilkbahari ve onun firtanalarini yenerek, dinlendirici bir kendinden memnun olusta yikandigi yilin bir parcasi olan yazin hakim rengidir. Yesilin sari tonunda canlilik, genclik, nese vardir. Sarini katilmasi ona aktif bir kuvvet verir. Mavi hakim oldugu zaman, yesil ciddi ve dusunceli bir hale gelir. Burada yesil baska karekterde olmasina ragmen, daha sicak hale getirildigi zaman oldugu gibi aktif bir unsur ortaya cikar. yesil acik veya koyuya gecse bile ilk ilgisizlik ve hareketseizlik karekterini asla degistirmez. Aciklasmaya baslarsa ilgisizlik, koyulasmaya baslarsa durgunluk hakim olur.
Yesil, ruhsal dengeyi, ruhi uyarilari veye karmasik olmayan basit ruhsal yapiyi gostermektedir. Sosyal, cok konuskan kisilerin sectigi renktir. Yesil insanlari mutlu eden bir ozellige sahiptir.
TURUNCU
Sicak renkler sinifindan olmakla beraber kirmizi kadar dinamik degildir., titresimi ondan zayiftir. Gunesi, rahatligi, parlakligi hatirlatir, bu bakimdan ferahlik, ama sicak, sehvi ferahlik uyandirir. Fakat turuncu da, kirmizi gibi uzun zaman seyredilemez bir renktir. Turuncu akrabalari sari, kirmizi gibi sevinc, zenginlik fikri verir ve bunlari temsil eder. Turuncuda hakim olan renk kirmizidir. Turuncu kuvvetinden emin, saglikli bir insan gibidir.
MOR
Keder, ice kapanis, melankoli ifade ettigi soylenir. Hiristiyanlarin ve Cinli'lerin yas rengidir. Mor, gunes yoklugunun, seffaf golgeligin anlamina gelir. Mor ayrica dinlendirici, rahatlik etkisi uyandiran bir renktir.
ınsandan uzaklasma egiliminde olan mor; kirmizi mavi tarafindan yutulunca meydana gelir. Oyleyse mor kelimenin fiziki ve ruhi anlaminda soguk bir kirmizidir. Morda hastalikli, sonmus, huzunlu bir taraf vardir.
SIYAH
Imkanlari olmayan, gunesin batisiyla kaybolan, ebedi, geleceksiz, gelecek umidi bile olmayan bir hic gibi, icten olarak yapar. Siyah renk, hayatin vucuda girip onu yasattiktan sonra olum ile vucuddan ciktigi zamanki sesizlige benzer. Siyah, distan en cok yankidan yoksun renktir. Bu yuzden sesi en zayif olani da dahil, diger butun renkler bu tarafsiz fon uzerinde yer alirlarsa, daha net bir seslilik ve artan bir kuvvet kazanirlar. Siyah; derin acinin, olumun semboludur.
Siyah nefret ve deprosyonu sembolize eder. Kirmizi ile kullanilirsa vurucu, kirici dusuncelerin temsilcisi olarak yorumlanir.
BEYAZ
Incelenirken cogu zaman renk disi olarak kabul edilen beyaz, bilhassa tabiatta beyaz gormeyen empresyonistlerden beri maddi varliklarin ozellikleri olarak butun renklerin yokoldugu bir dunyanin semboludur. Beyaz, mutlak sessizlik gibi ruhumuz uzerinde etki yapar. Beyaz renk ansizin anlasilan bir sesizlik gibi gelir. Beyaz uzerinde hemen hemen butun renkler sesliliklerini karistirirlar ve hatta bazilari arkalarinda hemen hemen hic farkedilmeyen bir ses birakarak birbirlerinden ayrilirlar. Beyaz, nese ve lekesiz safligin isaretidir.
BICIMLERLE SINIRLANDIRILAN RENKLERIN ETKILERI
BICIMLERIN İLK BASAMAGI CIZGILER
Cizgiler, fizik yapilarindan dogan birtakim anlamlar, birtakim duygular uyandirir, renkler gibi yasar, kendilerine gore bir ruh tasirlar. Bundan oturu cizgilerin bir ic dunyasi, bir fizik ustu varligi vardir.
Duz cizgiler hangi duzen ve kombinezonlar icinde ele alinirsa alinsin, statik, haraketsiz cizgilerdir. Duz cizgilere bakan goz hicbir kirilmaya, inis cikisa, dalgalanmaya takilmadigi icin, bir durgunluk, durulma, yerlesme etkisi altinda kalir. Bu cizgiler dikey ve yatay olarak 90 ferecelik aci prensibi uzerine kurulmus ise, bu yerlesme, bu hareketsizlik, statizm duygusunu busbutun kuvvetlendirir.
Eger duz cizgiler toplumu, tertibi, 90 derecelik aci prensibinden ayrilir, egik cizgiler kombinezonlari olarak gorulurlerse, statizm duygusu yine kalir, ama bir hareket, bir kipirdanma etkisi duygusuna yol acmis bulunurlar. Duz cizgilerin statik etkisine karsilik, egri cizgiler, egrilik arttikca, dinamizm, hareket duygusu uyandirirlar. Hareket, duzlukten, kararliliktan kurtulup, egrilige, egrilip, bukulmeye, boyuna yer mekan degistirmeye yonelmek olduguna gore, egri cizgiler de, ne tipte istiflenirlerse istiflensinler, boyuna kipirdama, hareketlenme etkisi uyandirirlar. Toprak cekiminin birer sembolu olarak ele alabilecegimiz yatay ve dikey cizgilere tam karsit, egri cizgiler bu cekimden kurtulup, bosluk icinde kıvranmalari, yasamlarin semboludur. Egri cizgilerin egemen oldugu herhangibir alana bakan goz, yasamanin, kaynasmanin etkisi altinda kalir. Hafif egrilerin dinamizmin etkisiyle spirallerin, sinusoidlerindeki arasinda fark buyuktur. Bu cizgi nekadar egrilip bukulurse o nispette canlilik, kipirdanma duygusu uyandirir.
Cizgiler ve kisi duygusu uzerinde uyandirdiklari etkiden bahsederken onlarin tabiatla, tabiat gosteri ve degisimleri ile dogrudan dogruya ilgili olduklarini hatirlamamiz gerekir. Geometrik bicimler genel olarak, nekadar da soyut olsalar, dis dunya ile kopru kurmus durumdadirlar. Herhangi geometrik bir sekil bize, tabiatin bir parcasini hatirlatabilir. Spiral buluttan, ucgen, dortgen kayadan, yuvarlak aydan, gunesten soz acabilir. Dikey gozumuzde agac govdesi, yatay denizin ufukta uzanan cizgisi olabilir. Renklerde oldugu gibi sekillerde de anlamlari, etkileri bakimindan yeryuzu sekilleri ile siki sikiya iliskililerdir. Belli tipler icinde cizgi kombinezonlarini dogrudan dogruya ic duygularina, sevinc, aci, keder, canlilik yada olgunluk gibi duygularimiza seslendigi olur.
Tam durgunluk, hareketsizlik etkisi yatay ve dikeylerin 90 derecelik acilar meydana getirmesine baglidir. Topragida yatay cizgisinin bir sembolu olarak ele alabiliriz ve cizgi psikolojisini bu sembol uzerine kurabiliriz. Soyle ki; toprak uzerinden yukariya, goge dogru yukselen cizgiler, hayat, canlilik, varlik duygusu uyandirir. Aksine toprak iclerine dogru dusen cizgiler, bitkinlik, cansizlik olumluluk duygusunu uyandirir.
BICIMLER
Soyut, geometrik sekil, kendine has bir ic sese sahiptir. Bu, sekle benzer kaliteleri olan manevi bir varliktir.
Ucgen, herseyden once ( dik acili, genis acili, ikizkenar olmasina bakmaksizin ) bir varliktir. Ucgenden kendine has olan bir manevi hava cikar. Bu hava, diger sekillerle birlesince farklilasir, nuanslarla zenginlesir, fakat temelde degismeden kalir. Ucgen, piramit yani bir temel ustune kurulu olup gitgide daralan ve sonunda birlesen sekil, saglamligin, oturmanin, durulmanin sembolu olarak bilinmistir. Bu sembol, sonsuzlugun, olumsuzlugun semboludur. Ucgen, gorunusun uyandirdigi duygu bakimindan, topraga yatay olarak kok saldiktan sonra goge dogru yukselip kavusan kollariyla, saglamlik, duruluk etkisinden baska, mistik, dinsel bir anlam ifade eder. Bir ucgenin yonu, yani hareketi, ayni sekilde temel bir rol oynar. Yukseklik yonunde yerlestirilmis bir ucgenin ters konulmus ayni ucgenden daha sakin, daha hareketsiz ve daha saglam bir sesi vardir.
Daire, kare ve butun hayal edilebilecek sekiller birbirinden cok farkli etkiler yapar. Nasilki, meneksenin kokusu, gulun kokusuyla asla karismaz.
Sekil, kelimenin dar anlamiyla, bir alanin diger bir alanla sinirlandirilmasindan baska birsey degildir. Fakat hersey, gerekli bir de ic unsura sahiptir. Bu ic unsur, duruma gore daha zayif veya daha kuvvetlice gozukur. Sekillerin armonisi insan ruhunun etkili iliski prensibi uzerine kurulmalidir. Eger bir sekil bizi ilgisiz birakiyorsa, bu seklin birsey ifade etmedigi manasinda anlasilmamalidir. Dunyada hicbirsey soylemeyen sekil yoktur, ancak bizim ruhumuza hitap etmeyen sekil vardir. O alabildigince soyut olan, yasayan, hareket eden ve etkilerini hissettiren varliklar kategorisinde kare, daire, ucgen, eskanar dortgen, yamuk ve gitgide zorlasan, matematikte isimleri bile olmayan sayisiz sekil vardir. Tek basina ele alinan bir seklin yankisi zayiflamis olabilir. Bu sekil, herseyden once buyuk komposizyonun kurucu elemanidir.
BICIMLERLE SINIRLANAN RENKLERİN ETKİLERİ
Bicim, yalniz basina gercek veya gercek disi nesnelerin temsili, bir boslugun, alanin sadece soyut bicimde sinirlanmasi olarak, kendiliginden varolabilir. Ancak renk boyle degildir. Sadece hayal gucu veya bir espiri gorusu, sinirsiz bir rengi temsil etme imkani verir.
Tamamen sariyla doldurulmus bir ucgen, mavi ile kapli bir daire, yesil ile dolu bir kare, yesil ile kapli bir ikinci ucgen, yeniden sari ile kapli bir daire, sonra mavi bir kare ve boylece devam eden bir dizinin hepsi, birbirinden degisik etkiler yaratir. Sivri renkler, sivri bir sekil icinde ( bir ucgende sari gibi ) etkilerini daha iyi gosterirler. Derin olarak nitelenen renkler, yuvarlak sekillerin icinde ( bir dairede mavi ) etkilerini arttirirlar. Ayni buyuklıkte, biri sari ile digeri maviye boyanmis iki daireyi ele alalim. Bu daireler biryere tespit edilirse, sarinin hemen etrafa yayildigi, disa donuk bir hareket aldigi ve asagi yukari belirgin bir bicimde seyirciye yaklastigi gorulur. Aksine mavi, ice donuk bir harekete yonelirki, bu salyongozun kabugu icinde kıvrılmasina benzeyebilir. Goz birinci dairede ( sari ) delinmis gibidir, oysa ikincide ( mavi ) batmis gibi olur. Sari aciklastikca, mavi koyulastikca bu etkileri artar.
Morun, yuvarlak bicimler icinde, dokunuldugunda parmak gomulecekmis kadar yumusaklik hissi verdigi bilinir. Sari, kirmizi, turuncu da yuvarlak sekiller icinde sicaklik hislerini dahada arttirirlar. Bir dairenin icinde derinlik hissi veren mavinin kenari, kirmizi ile cercevelendiginde, gozu raharsiz edeceek sekilde hareketlenir.
Simdi su ana kadar anlattiklarimin uzerine sizlere bir onerim var...mantal geometriyle deneyim yapmak isteyen kişilere şöyle ilginç bir deney önerebilirim :
Kağıttan ebatları maksimum 60 cm civarında ve kenarları 2.55 cm kalınlığında çizgilerle belirlenmiş beyaz renkte bir daire, yeşil renkte bir üçgen ve kırmızı renkte bir kare şekli kesin. İlk olarak kırmızı renkli kareyi, evin en sevdiğiniz odasında göz seviyesinde olmak üzere duvara asın ve bir iki gün boyunca kareyi duvarda bırakın. Bu süre içinde ise mümkün olduğunca karenin orada olduğunu düşünmemeye çalışın. Ancak odada olduğunuz zamanlarda ruh halinizin nasıl olduğuna dikkat edin ve notlar alın.
İkinci olarak yeşil renkli üçgeni duvara asın ve üç gün orada bırakın. Benzer sekilde gözlemlerinizi not alın. Sonra beyaz renkli daireyi, bu sefer beş gün süreyle duvara asın ve yine ruh halinizi takip edin. Eğer duvarınız da beyaz renkte ise, kontrast yaratacak bir fon üzerine daireyi yerleştirmeniz gerekecek. Doğaldır ki aynı şey diğer şekillerle aynı renkte olan duvarlar için de geçerli.
10 gunluk sureyi gecirdikten sonra, neler hissettiginizi, sizde degisen birseylerin olup olmadıgını gozlemleyin.
MUZİK VE RENKLER ARASINDAKI ILISKI
Insanlar, yillar boyu renk ve muzik arasinda bir iliski olduguna inanmislardir. Bu konu uzerine calismalar yapan bilim adamlari, besteciler bulunmaktadir. Ancak bu calismalar, elle tutulur temellere dayanmadigi icin bir sonuca ulasamamistir.
Benimde bu konuda fazla bir bilgim olmamakla beraber, 7 renge karsilik gelecek 7 nota hakkında toplayabildiklerimi sizlerle paylasmak istiyorum.
Harward'da yapilan arstirmalar neticesinde ışık ve ses dalga boyları arasında sabit bir katsayı bulunmakta. Bu katsayı yedi renk ve orta oktavla başlayan yedi notanın oluşturduğu 5040 olasılık içerisinde tek bir çözüm olarak bulundu. Bulunan bu katsayının ortalaması 1070 olup Foto Akustik Katsayısı adı verildi. Bu matematiksel ilgileşime göre, oktavlarla renk tonları arasında da doğrudan bir ilişki var. Adeta renk tonları gibi oktavlar da müziğin tonlarını vermekte. 0'dan 7'ye kadar değişen oktav kodlarıyla 7 rengin 0'dan 1'e kadar değişen parlaklık endeksi arasında logaritmik bir ilişki bulunmakta.
Ses ve renklerin algılanmasında nörolojik bir ortak payda bulunmakta. Çoğumuz bu ilişkiyi yaşamımız boyunca farketmeyiz bile. Bazılarımızsa bunu oldukça belirgin ve günlük yaşamlarını etkileyecek biçimde hisseder. Muzikle tedavi ozellikle Osmali imparatorlugunda tedavi yontemi olarak kullanilmistir.
Müzikle tedavi yani insanın ruhsal ve bedensel sorunlarına müzikle çözüm bulma yöntemleri yeni kullanılan bir tedavi biçimi değil. Yaklaşık 2500 yıldır bu yöntem Anadolu’da uygulanıyor. Başta Yunan medeniyetinde olmak üzere Anadolu’da kurulan çeşitli medeniyetlerin müzikle tedavi yöntemini uyguladıkları bilinmekte. Müziği her türlü erdemin kaynağı sayan Yunanlılar, müziği ruhun eğitimi ve arınmasında kullanırlarmış. Eski Yunan mitolojisinde Apollon, lir çalarak insanların sıkıntılarını giderir ve onlara neşe verirmiş. Yunan filozof Sokrates’in öğrencisi Platon (Eflatun) da M.Ö. 400’lü yıllarda, müziğin ahenk ve ritim ile ruhun derinliklerine etki ederek, kişiye bir hoşgörü ve rahatlık verdiğini belirtir. Yine Platon, şarkıyı iyileştirici özelliği olan bir çare olarak kabul etmekle birlikte, şarkı olmaksızın hastaya uygulanan reçetelerin etkisiz olacağını da ekler. Tıbbın babası sayılan Hipocrates’in de 2400 yıl önce, bazı hastaları ilahi dinlemeleri için tapınaklara götürdüğü rivayet edilir.
Özellikle hastaların kendine güveninin gelmesinde, sosyal ilişkilerinin gelişmesinde olumlu sonuçları hekimler tarafından da kabul edilen müzikle tedavinin Anadolu’da başlıca merkezleri vardır. Anadolu’da kurulan medeniyetler içerisinde müzikle tedavi yöntemini en fazla uygulayan medeniyetler Selçuklu ve Osmanlı’dır. Ancak müzikle tedavi yöntemi Osmanlılar döneminde zirveye ulaşır. Başta Edirne olmak üzere Kayseri, Sivas, Amasya, Manisa ve Bursa’da tedavi yöntemleri kurulur. Sultan II. Bayezid’in, Edirne’de 1488 yılında yaptırdığı darüşşifada hastalara su sesi ve müzikle tedavi yapılmasını emrettiği bilinir. Bu konuda ünlü seyyah Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde ‘ruh hastalarının burada müzikle nasıl tedavi edildiklerini’ yazar. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre; “Müziğin insan ruhu üzerindeki olumlu etkisi konusunda yeterli bilgi ve deneyime sahip darüşşifanın hekimbaşısı, hastalarına önce çeşitli müzik makamları dinletiyor, kalp atışlarının hızlanıp ya da yavaşladığına bakıyor, yararlandıkları uygun melodiyi belirliyor ve ondan sonra tedaviye başlıyor.” Yine Çelebi, aynı eserde hafıza ve hatırları güçlendirmede isfehan; aşırı hareketli, heyecanlı hastaları sakinleştirmede rehavi; sıkıntılı, karamsar durgun ve neşesiz hastalara da kuçi makamının iyi geldiğini belirtir.
Universitede ogrencilik yillarimda dinlenilen muzige gore algiladiklarimizin resmedilmesi istenmisti. Herbirimizin muzikle olusturdugu renkler farkliydi. Profosor, neler hissettigimizi ve kullandigimiz renklerin muzik notalarina gelen karsiliklari ile ilgili bir de komposizyon yazdirmisti. Insanlarin duyumsamalarindaki farklilasmada yatan neden geldikleri kulturdur. Oysa muzik evrensel bir dildir deniliyor. Kalin bir do sesi, hangi rengi hatirlatiyor, ya la...Kimi kaynaklara gore la, kimine gore si notasi gunesin yaydigi bir frekanstir. Israfil'in sura ufledigi zaman yayacagi sesin siddetinden bahsedilir hep ve merak etmisimdir, hangi notadan olacak diye?
Bence her rengin karsiligi bir nota olmali ve her insanda ortak olabilmeli. Ancak dedigim gibi icinde bulundugumuz kultur bizi ayristiriyor. Ortak olabilmeli diyorum cunku notalar ve olusturdugu renkler ortak dil olacakmis gibi bir hissim var :) Devaminda cakralar var, 7 renk - 7 nota ve 7 cakra. Cakralarin herbiri belli bolgeyi ve ona bagli rahatsizliklari temsil ediyor. Henuz incelemedim, mesela, kok cakra kirmizi; rahatsizlik bolgesi bobrekler, kirmizi renk ve karsiligi nota bobreklere iyi geliyor mu..gibi.
Toplumda bazı kişiler her notanın ses özelliğini bellemekte zorluk çekiyorlar. Perfect Pitch, yani kulağın frekans seçim yeteneğini görsel yeteneklerle destekleyerek geliştirmek de artık olası. Yapılan hesaplamalara göre, her notaya karşılık gelen renk tonu aralıkları insan gözünün renk ve ton seçme yetenekleriyle uyumlu olup, her notaya karşılık gelen renklerin ayırt edilmesi olası. Bu nedenle de notaların bellekte tutulabilmesinde her notanın eş renk tonunu algılayabilmek büyük bir kolaylık sağlamakta.
Müzik ve renkler arasındaki en önemli adım 19. yüzyılda Rus besteci Modest Petrovich Moussorgsky’nin ressam arkadaşı Victor Hartmann’ın resimlerini “Bir Sergiden Tablolar” adı altında bestelemesiyle atılmış.
Simdi soyle bir calisma yapilabilir; do-re-mi-fa-sol-la-si-do ve kirmizi- sari-turuncu-yesil-mavi-lacivert-mor...sizce hangi renk hangi notaya denk geliyor? Tabi bu calismayi yapabilmek icin, bir de enstrumana ihtiyac var..
Newton kırmızı, turuncu ve sarı renklerin sırasıyla Do, Re, Mi majör ile ilişkili olduğunu öne sürmüs. Buna karşılık Rimsky Korsakoff gün ışığının Do majörü temsil ettiğine inanıyor, Beethoven ise Si minörün siyah rengi temsil ettiğini savunuyormus. Bu nedenle bu calismalar belli bir temele dayanmadigi icin yarim kalmis. Burada rengin frekens araligindan soz edebilirz.
Renk Dalgaboyu Frekans
kırmızı ~ 625-740 nm ~ 480-405 THz
turuncu ~ 590-625 nm ~ 510-480 THz
sarı ~ 565-590 nm ~ 530-510 THz
yeşil ~ 500-565 nm ~ 600-530 THz
camgöbeği 485-500 nm ~ 620-600 THz
mavi ~ 440-485 nm ~ 680-620 THz
mor 380-440 nm ~ 790-680 THz
Renkler için genelde kulağımızla duyduğumuz ince ve kalın ses analojisi yapılsa da, ses algısının aksine aynı anda gelen ışık frekansları değişik kanallardan algılanamaz (başka bir deyişle göz frekans analizi yapamaz), dolayısıyla aynı anda ince ve kalın sesleri birbirine karıştırmadan duymamıza karşın gözümüz için bu 'çok seslilik' söz konusu olmadığından değişik ışık frekanslarının sadece kombinasyonlarını algılayabiliriz
Renk olgusu fiziksel olmaktan cok, psikolojik bir olgudur. Gözümüze giren ışık, önce gözümüzün arka tarafındaki (retina) ışığa duyarlı “koni” ve “çubuk” hücreler tarafından soğuruluyor. Soğurulma, bir dizi kimyasal tepkimeye yol açıyor ve bu, karmaşık bir süreç sonucunda beyne giden sinir hücrelerinde elektriksel sinyallere dönüşüyor. Son olarak beynimiz, üstün bilgi-işlem gücüyle bu sinyalleri değerlendirerek renk algısını tamamlıyor.
Retinadaki ışığa duyarlı çubuk hücreler, görünür ışığın geniş bir spektrumuna tepki verdikleri için, gri ve tonlarının algısında kullanılıyor. Renk algısı için önemli olan koni hücrelerininse, ışığın dalgaboyuna duyarlı üç değişik tipi var. Bunlardan maviye duyarlı olanlar, sadece dalgaboyu 4000 ile 5000 Angström arasında olan ışığa karşı tepki veriyor, bu aralığın dışında olanlaraysa tepkisiz kalıyor. Benzer şekilde yeşile duyarlı hücreler 4600-6000 Angström aralığındaki ışığa ve son olarak kırmızıya duyarlı hücrelerse 5000-7000 Angström aralığındakilere duyarlı.
not: Angström, ( A ) = 0,1 nm
İnsan kulağının duyacağı ses frekans değerleri
a) İnsan kulağı, 16 Hz-20 Khz arasındaki saf sesleri duyar.
b) Erkek konuşmaları ses frekans değeri : 100-8500 Hz,
c) Kadın konuşmaları ses frekans değeri : 150-10000 Hz.
İnsan kulağının en hassas olduğu bölge. ( Tetik Bölgesi olarak da adlandırılır ) 1000 ve 5000 Hz arasındaki frekans değerleridir
SES FREKANS ARALIĞI - FREQUENCY RANGE (Hz) :
ALT SINIR: ÜST SINIR: SES TANIMI:
20..............40..............Alt Kalın-Deep Bass
40..............80..............Kalın-Mid Bass
80.............160.............Üst Kalın-Upper Bass
160...........320.............Alt Orta-Lower Midrange
320...........640.............Orta-Midrange
640..........1280............Üst Orta-Upper Midrange
1280........2560............Alt Tiz-Lower Treble
2560........5120............Orta Tiz-Middle Treble
5120........10240..........Üst Tiz-Upper Treble
10240......20480..........Tepe Oktav-Top Octave
BAZI SESLERİN FREKANS ARALIĞI
NEFESLİLER....HERTZ (Hz)
Piccolo...............480-4608
Flute..................256-2304
Oboe..................256-1536
Clarinet..............160-1536
Trumpet...............160-960
Bass Clarinet.........80-480
YAYLILAR
Violin................192-3072
Viola.................128-1280
Cello....................64-768
Bass Viol.............40-240
İNSAN SESLERİ
Soprano............240-1152
Alto....................160-768
Tenor..................128-480
Baritone................95-384
Bass....................80-320
Bir nota, diğerleri arasında, kendi ses seviyesi olarak tanımlanır ve bu ses seviyesi notanın temel frekansı olarak düşünülebilir.Bunu bilerek, notaları frekansları, aşağıdaki formülle hesaplanabilir:
FREKANS (hertz olarak)= REFERANS × 2( (OKTAV - 4) + ( TON - 10) / 12 )
Bu arada bir seyi hatirlatmak ihtiyaci duyudum...Titreşim bir denge noktası etrafındaki mekanik salınımdır. Frekanssa, titresim sayısıdır. Frekans veya titreşim sayısı bir olayın birim zaman (tipik olarak 1 saniye) içinde hangi sıklıkla, kaç defa tekrarlandığının ölçümüdür, matematiksel ifadeyle periyodun çarpmaya göre tersidir.
Bugün dünyada çok yaygın olarak, orta oktavdaki La notasının frekansı 440 Hz kabul edilmektedir. Buna göre, 12 ton eşit tamperamanlı (12TET) dizideki arızasız (piyanodaki beyaz tuşlara karşı gelen) notaların frekansları, en yakın tamsayılara yuvarlatılınca, şu değerleri alırlar
Nota Frekansı (Hz)
Do 262
Re 294
Mi 330
Fa 349
Sol 392
La 440
Si 494
Seslerle renkler arasında şöyle bir eşleşme kuralım:
Nota Renk
La Kırmızı
Si Turuncu
Do Sarı
Re Yeşil
Mi Mavi
Fa Lacivert
Sol Mor.
Toblada bir kayma meydana geliyor, duzeltemiyorum...umarim anlasiliyordur.
Yazimimi da bir alintiyla bitiriyorum, sevgiler.
Alemtac Capanoglu
Kozmik Oktav
İnsan soluk aldığı havayla çok yönlü besleniyor. İstekle, hırsla ya da belki farkında olmadan içine çektiği hava, daha önce kim bilir nerelerde dolaşmış; belki şarkı söyleyen birinin içine girip çıkmış, belki gök gürültüleri ve şimşeklerle beliren bir fırtınada elektrikle yüklenmiş, belki güzel kokularla karışıp algılayanlara haz vermiş, belki meltemle eserek çocukların tenini okşamıştır.
Bir cenin düşünelim. Bu küçük varlık, milyonlarca yıl süren evren ve dünya gelişiminin tüm safhalarım, güneşten, aydan kopmayı, kendi etrafında dönerek bireyselleşmeyi ve bir sisteme entegre olmayı beceren canlı varlık dünya oluncaya kadar süren gelişimi, ana rahmine düştüğünden doğuncaya kadarki süre içinde geçirir. Oluştuğu tohum ve yumurtanın kendisine hap halinde aktardıkları evren ve dünya gelişim sürecini tek hücreliden bitki, balık, sürüngen ve memeliye dönüşerek tamamlar ve tüm evrim süreçlerinden hızla geçerek gelişir. Bu arada olup biten tüm bilgi alışverişi, bir beslenme sürecinin parçalarıdır. Beslenme süreci üç safhada gerçekleşir; içe almak, işleyip dönüştürmek ve dışarı çıkarmak.
Anne karnında gelişmekte olan bu cenini düşünmeye devam edelim. Döllenmeyle zaten aktarılmış olan ailenin genetik bilgileriyle beslenmeyi şimdilik bir yana bırakalım. (İleride çocuk, duruma göre çeşitli çocuk hastalıkları geçirerek, bu verileri dönüştürüp ya kendine mal edecek, ya da kullanmadan, geliştirmeden bir yana ayıracaktır. Belki daha sonraki nesilden biri bu verileri yeniden işlemek üzere ele alabilir). Cenin annenin nabız atışının yarattığı ritmik ortamda, karanlıkta ve annenin kendi beslenmesi sonucu ona, doğduğunda içine gireceği ortamın, yörenin, ülkenin coğrafyasını, tarımını, ekonomisini işleyip dönüştürerek özet olarak aktardığı kan, yağ protein, karbonhidrat, şeker cinsinden verilerin oluşturduğu besleyici bir sıvı içinde bekliyor. Anne hareket ettikçe, aldığı ritmik itkiler kendi küçük bedeninin devinimlerinin nasıl olabileceği, içinde hareket edeceği uzamın koordinatları hakkında ona bilgiler aktarıyor. Anne konuştukça, ses tellerinin titreşiminin içinde yankılanmasıyla, sesli ya da sessiz harflere göre, konuştuğu dilin ritimleri ve melodilerine göre cenin de sürekli bir biçimlenme geçiriyor. Annenin dinlediği müzik, yaşadığı ortamdaki sesler, gürültüler, hissettiği sempati, antipati, iğrenme ve imrenme, haz ve hüzün sürekli cenine fiziksel ve kimyasal bilgiler olarak, kasılma ya da gevşeme olarak aktarılıyor ve bu ön beslenmenin izleri ilerisi için ön hazırlık, yatkınlık olarak biçimleniyor.
Doğduğu yerle doğduğu anın koordinatları, tüm bilgilerini yoğunlaştırılmış biçimde, alarak geldiği evrendeki gezegenlerin, birbirine uyumlu etkileri sayesinde belli titreşim frekansları arasından en elverişli anda sıyrılıp gözünü, kulağını, burnunu kısaca tüm duyularını dünyaya açtığı titreşim frekansını belirliyor. Evrende varolan her şey, sürekli çeşitli dalga boylarında titreşiyor ve bu titreşimler çocuğu, doğduğunda ciğerlerine çektiği ilk soluk, gözlerine giren ilk ışık ve burnuna gelen ilk kokuyla yeni bir bilgilenme ve dolayısıyla beslenme ortamına sürüklüyor. Sayısız renk, sayısız ses, sayısız koku ve sayısız biçim çeşitli devinimlerle birleşerek ona sürekli, daha önce rahim içindeyken dokuz ay boyunca hazırlandığı ve uyum sağlaması gereken ortamın, yeni niteliklerini aktarıyor.
Bunların tümü bilinçli olmasa da, sürekli olarak tüm ayrıntılarıyla bilinç altına kaydediliyor, çünkü yaşaması, hayatta kalması ve üstelik haz duyarak yaşaması bu bilgilerden özümseyeceği gerçeklere bağlı. Her şey, bu verilerin tümünün an be an analizini ve sentezini sürekli yaparak çıkardığı sonuçlara ve yorumlara göre davranması sayesinde hayatını sürdürmek amacına yönelik. Bu beslenme süreçleri sırasında canlı varlığın kullandığı araçlar ise duyuları. İnsanın dışa dönük beş duyusu, işte bu titreşimlerin ve ritimlerin çeşitli biçimlerde algılanmasına ve işlenmesine göre ayarlanmış.
İnsan doğduğu andan itibaren soluk alıp vererek, iç dünyayla dış dünyayı canlı bir ilişki içinde tutan nabız atışıyla, evrenin ritimleriyle bağlantıyı dışa vuruyor. Sağlıklı bir insan dakikada ortalama 18 kez ve günde 25 bin 920 kez soluk alıyor. Öte yandan güneşin burçlar kuşağından bir geçişi de bu kadar yıl sürüyor ve buna da güneşin soluk alması deniyor. Dünya örneğin 365 gün 32 oktavda 136,10 hz. frekansla "do diyez"de titreşerek, 500,9 nanometrelik bir dalga boyuyla yeşile denk düşüyor. Şu anda içinde bulunduğumuz Jüpiter yılında 11,8 yılda güneşin etrafında dönen bu gezegenin 36 oktavda 183,58 hz frekansla "fa diyez"de titreşerek 742,6 nanometrelik dalga boyuyla turuncuya denk düştüğünü biliyoruz.
İnsan bilinçli olarak bunların ayırdına varamasa da, organizması tüm bunları kaydediyor ve zaten ona göre yaşıyor ve kendisi de bu dokunun bir parçası olarak belli bir frekansta titreşerek var oluyor.
Öte yandan bedenimizde bir bakıma yine bu duyulara denk düşen iç salgı bezleri bu verileri değerlendirerek dönüşüyor, ne zaman, ne kadar enzim salgılanması gerektiğine karar vererek, hormonlarla çeşitli kimyasal süreçleri başlatıyor, insanın neşelenmesi, hüzünlenmesi, melankoliye kapılması, cesaret ya da korku hissetmesine neden oluyor. Aynı zamanda enerji merkezleri olan ve insanın aurasında bulunan çakralar da bir bakıma bu iç salgı bezleri ile bir karşılıklılık ilişkisi içinde enerji dolaşımımızı, bununla da bedensel, ruhsal ve zihinsel sağlığımızı düzenliyor. Bu çakraların gezegenlere denk düştüğü varsayılıyor. Bu arada çeşitli gezegenlere denk düşen yakut, zümrüt, elmas, safir gibi değişik renklerde süs taşlarının yaydığı frekansların, gerek ruhsal gerekse bedensel hastalıkların tedavisinde kullanıldığını biliyoruz. Her şey harika bir biçimde birbiriyle bağlantılı ve insan değişik örgü modelleri, ilmik atma biçimleri ve çeşitli motiflerde büyük bir doku içinde beslenerek, yani alıp, işleyip sonra dışa vurarak yaşıyor.
Sesler...
İnsan, ses tonu ile belli titreşimler yayarak sürekli çevresini dokuyor. Bir evde yaşayan insanların ses tonları, o evin titreştiği dalga boyunun nüanslarını oluşturuyor, çocuklar anne babanın ses tonlarından oluşan doku içinde yaşayarak biçimleniyorlar. Beslenme zincirinin son safhası olan dışa vurma, ses titreşimleri ile mimari yapılar yaratıyor. Bu bağlamda sabahın en erken saatlerinde kuş seslerinin yarattığı geometriyi dinlemeye çalışmak ve yazın korkunç sıcağında Ağustos böceklerinin dokuduğu soluk alma ağının farkına varmak çok aydınlatıcı oluyor. Bach'ın müziği Barok mimariye denk düştüğü gibi, tapınaklar da öteden beri bu temel bilgiye dayanarak inşa edilmiş. Yahudi ya da Arap kültürü yüzyıllarca bu karşılıklı denk düşmeleri bilim haline dönüştürmüş ve dünyayı Kabbala ile ya da ebced hesabıyla hem ölçebilmiş, hem de evrensel düzeni uyum içinde yeniden yarattığına inanmış. Yahudiler ve Araplar kendi din kitaplarının çevrilemeyeceğine inanırlar ve yüksek sesle yapılan ayinlerde o dilin harflerinin bir araya gelmesiyle oluşan çeşitli frekanslarda ses titreşimlerinin inananları beslediği ve ruhsal, zihinsel bakımdan biçimlendirdiğine inanırlar. Hıristiyanlarda da ayinler hala eski dilde yapılıyor.
Öte yandan sürekli hareket eden gezegenlere denk düşen sesli harfler, çeşitli dil uygulamalarında ruhsal beslenme bozukluklarını düzeltmek için terapi amaçlı kullanılıyor. Örneğin Güneş'e denk düşen Pazar günü, içindeki sesli harflerin çoğu "AU" olan bir dörtlük. Ay'a denk düşen Pazartesi için de daha çok "Eİ" sesleri olan bir dörtlüğü tekrarlayarak beslenmenin iyi geldiği bilinmektedir.
İÖ 6. yüzyılda Pisagor ve daha sonra 17. yüzyılda J. Kepler gezegenlerin frekanslarını belirlediklerinde bu frekansları dinleyerek insanın ruhsal bakımdan besleneceğini ve sağlık kazanacağını, evrensel uyuma katılabileceğini söylemişlerdi. Şamanlar ve büyücü doktorlar sesin bu şifa gücünü daima kullanmışlardır. Anadolu'da da belli bestelerin, dinleyenlerde çeşitli duygular üretilmesi ve ruhsal beslenmesinde aksaklık olan insanların tedavi edilmesi yolunda kullanıldığını biliyoruz. Günümüzde ise çeşitli gezegen frekansları diyapozonda titreşime sokularak insan bedenindeki rahatsız bölgelerde titreşim etkisi sağlanıyor, enerji bölgeleri titreşime uyarlanarak genel ayarlama yapılıyor.
Ses titreşimlerinin insanları bedensel, ruhsal ve zihinsel bakımdan büyük ölçüde etkilemesinin öneminin kavranması Orta Çağ'da Çin'de müzik bakanlığı kurulmasına yol açmıştı. Ülke sınırları içinde hangi notaların, hangi enstrümanlarla çalınacağı, çalgılarda hangi ağaçların ya da atın kuyruğunun hangi kılının kullanılacağı önceden belirlenmişti. Belli durumlarda ancak, belli nota dizileri kullanılabiliyordu, aksi takdirde ülkede anarşi oluşabileceği korkusu vardı.
Renkler...
Işık da hava aracılığıyla yayıldığı için renkleri görüyoruz. Renk titreşimleri bedenimizdeki yedi enerji merkezini besliyor ve giderek ruh halimizi ve sağlığımızı etkiliyor. Doğanın ruhu olduğu söylenen renkler, terapide tamamlayıcı renklerin üretilmesi için kullanılıyor. Örneğin bir türlü sakinleştirilemeyen bir çocuğu kırmızı rengin hakim olduğu bir odada bir süre tutarak sakinleştirebilirsiniz, ya da tersine fazlasıyla sakin bir çocuğu, çevreselde mavi renkler kullanarak uyarabilirsiniz. Zira kırmızıyla beslenen çocuk içinde, tamamlayıcı karşıt renk olan yatıştırıcı yeşili, mavilerle beslenen çocuk ise uyarıcı bir renk olan turuncuyu üretiyor. Sarıyla morun ilişkisi de böyle. Kırmızı insanın üstüne gelip yaklaşıyor, çullanıyor, ısıtıyor, mavi ise uzaklaşıp özlem uyandırıyor, serinletiyor. Bu nedenle iş görüşmelerine giderken mavi gömlek, lacivert ceket giymek sağlık veriyor. Renkler frekans yoğunluklarına göre biçimlerin ve hareketlerin yaratılmasına da yardımcı oluyor. Amaca göre örneğin çalışma yerlerinin başka, dinlenme yerlerinin başka renkte boyandığını biliyoruz. Belli dönemlerde bazı çevrelerde belli renklerin haftanın belli günlerinde giyilmesiyle evrensel uyuma katkı sağlanacağı düşüncesinden hareketle, eskiden örneğin güneşe denk düşen Pazar günleri beyaz, ayın günü Pazartesi ise leylak rengi ve bu gibi renklerde giysiler kullanılması salık verilirdi.
Kokular...
Titreşimlerle beslenmemize bir örnek de, yine havada yayıldığı için algıladığımız kokular... Zambak kokusunun uyandırdığı zihinsel denge, ya da gül kokusunun verdiği dinginlik, yasemin ya da hanımelinin aktardığı gizemli dünyalar ya da lavantanın ilettiği yatıştırıcı titreşimlerin ruhsal beslenmemize katkısı tartışılmaz. Ne yazık ki yeni kuşakların çağrışımsal belleği, menekşe kokusuyla beslenme olanağından artık mahrum. Bebeğin anne kokusundan aldığı verilerle duyduğu güven ve korunmuşluk duygusunu, daha sonra yeniden yaratabilmek için ne kadar uğraşıldığını biliyoruz. Kokuların cinsel çekimde oynadığı rolün ise altını çizmekle yetinmekte yarar var.
Tat alma ve dokunma...
Tat alma duyusu da titreşimlerle algılanıyor. Tat alma, beslenme deyince hemen akla geliveren duyu olduğu için burada daha fazla yer ayırmadan, dokunma duyusunun beslenme işlevine değinmek istiyorum. Annenin çocuğa dokunuşu, okşayışı onu besliyor, ona güven içinde kendini geliştirebileceği duygusu aktarıyor. Şefkatle kucaklanan çocuklar, itilip kakılan çocuklardan başlangıç için çok daha şanslı. Çocuk küçükken önce her şeyi ağzına götürerek tadına bakarken aynı zamanda onun sert ya da yumuşak olduğu konusunda bilgi alıyor. Sonra her şeye dokunarak biçimleri ve maddenin yapısını keşfediyor. Bu nedenle küçük çocuklara plastik ya da ****lden çok, ellerine çaputtan yapılmış bebekler ya da tahtadan yapılmış basit biçimli nesneler vermek, malzeme duygusu geliştirmesine yardımcı olmak annenin elindedir. Doğal malzemeden yapılmış giysi ve örtüler kullanmak da çocuğu besler. Annenin besleyici rolünün meme ya da mama vermekle bitmediği ortada. Sevgililer de birbirlerine dokunarak hem kendilerini hem de ilişkilerini besliyorlar. Yalnız yaşayan insanlar bu dokunuşlardan mahrum kaldıkları için zaman zaman kuru ve asabi görüntüye sahip oluyorlar. Yalnız insanların bağışıklık sistemleri daha kırılgan oluyor çünkü bir bakıma beslenme süreci kesintiye uğruyor.
Görme...
Ama aslında son yüzyıl içinde gözümüzle dokunur hale geldik, en büyük beslenme organı göz oldu. Göz hem renkleri, hem biçimleri, hem sert, ya da yumuşak dokuları, hem başkalarının duygularını algılamada son derece gelişmiş bir duyu organı oldu. Göz değdiği her nesneye üstelik sahip çıkmakta, onu benimsemekte ya da itelemekte, hor görmekte, ya da şefkatle sarmalamakta ustalaştı.
Günümüzde beslenme, yalnızca içeri alma, tüketme olarak algılanır hale geldi. Oysa beslenme daha önce de değindiğim gibi, alma, işleme ve dönüştürme, sonra verme ya da dışa vurma safhalarından geçtiğinde beslenme olarak adlandırılabilir. Bu safhaların tümünü bedensel, ruhsal ve zihinsel süreçler içinde sürekli gerçekleştirerek yaşayabiliyoruz. Bu beslenme zinciri sonunda yarattığımız en önemli varlık ise, kendi kendimizin bilinci olarak dışa vurulan benlik. Bu benliklerin bilinci öte yandan dünyayı değiştiriyor, maddeyi dönüştürüyor ve yaradılış bu çok yönlü beslenme süreci sayesinde titreşerek devam ediyor.
Beslenmenin farkına varırken, beslenme ortamlarının kirlenmesinin bedenimiz, ruhumuz ve zihnimizde yarattığı harabiyet bizi korkutsa da, soluk almak ve soluk vermek, ruhun sempati ile antipati arasında titreşerek gidip gelmesinin dışa vurumu olduğundan, soluk alarak, renkleri algılayarak, kokuları içimize çekerek kendimizi sürekli dünyayla ilişkiye sokuyor, soluk verirken ise bireysel varlık olarak ona karşı dururuyor, onunla yüzleşiyoruz. Öte yandan, aldıklarımızı dönüştürüp ürettikçe, yani dışarı çıkardıkça, bağışıklığımız güçleniyor, bireyselliğimizin dokusu güzelleşiyor ve bilincimiz genişliyor.
İnsanın üç önemli yeteneği olan düşünme, hissetme ve irade giderek gerçeğe, güzelliğe ve iyiliğe dönüşüyor ve sonunda bilimin, sanatın ve ahlakın üretilmesini sağlıyor. Böylece hem kendi etrafımızda, hem güneşin etrafında ve de samanyolunun içinde hep birlikte dönüyor ve kesintisiz çok yönlü kozmik beslenme yumağı içinde beraberce evrende akıyoruz.
Hanz COUSTO Çeviren: Tarhan ONUR