Aprilrose
17-11-2009, 11:18
Harika bir yazı Seda Diker'in sitesinde gördüm, kendisi yazmış ve sizlerle paylaşmak istedim.. Sevgiler.
Hepinize Merhaba,
Son dönemlerde çekim yasası, madde ve enerjinin birbiriyle ilişkisi hakkında çok daha detaylı bilgilerin peşine düşmüştüm. Hatta ülkemizde hiçbir çevirisi olmayan kitapları getirterek sizlere, ulaşmak istediğiniz hedefleri nasıl daha çabuk, daha kolay çekebileceğiniz ile ilgili yeni bilgilerimi aktarmak istedim. Ama bu yolculuk beni öylesine derin olayların içine sürükledi ki, herşeye yükselip tepeden bakmaya karar verdim. Yoksa insan bu olayların içinde kendini kaybedebilir.
Birazını özetle sizlere aktarmak istiyorum.
Belki sizler de 1943 yılında ABD?nin denediği öne sürülen Philedelphia Projesi?ni duymuşsunuzdur. Bu konuda ortalıkta fazlaca bilgi bulamazsınız. Ama ateş olmayan yerden duman da çıkmıyor. Proje deki deneye katılmış olan bazı görevlilerin, zihin kontrolü ve bilinçaltı programlaması yöntemleriyle hatıralarının unutturulduğu söyleniyor. Ama bir grup adam var ki, olayları ve eski kimliklerini yeniden hatırlamayı başarmışlar. Bu adamlardan bir tanesi, başlarından geçenleri, proje süresince neler yaşandığını, nasıl bir teknolojinin kullanıldığını, ve hatta hangi gizli amaçlara hizmet ettiklerini anlatan bir dizi kitaplar yazmışlar.
Bunlar Preston B. Nichols un ağzından Peter Moon tarafından yazılmış olan Montauk Project ve diğer bir dizi kitaptan ibaret. Buna benzer hikayelerin insan vücudu üzerinde yarattığı tahribatları, o kişilerle şahsen görüşerek Flower of Life adlı kitabında detaylı şekilde anlatan Drunvalo?yu belki pek çoğunuz biliyorsunuz. Merak edenler daha detaylı bilgi için Alternative 3 adlı kitabı da alıp orjinalinden okuyabilirler, çünkü Türkçe?ye çevrilmiyorlar. Yazarları, Leslie Watkins, David Ambrose, Christopher Miles...
Bu kitaplara ve iddialara göre, yıl 1943... ABD 2. Dünya Savaşı?nı sona erdirebilmek için güçlü bir silah arayışına giriyor. Atom bombasını denemeden önce başka ve çok gizli bir proje üzerinde çalışıyor. Dönemin savaş gemisi USS Eldridge ve mürettebatını özel üretilmiş bir teknolojik aparatla, düşman radarlarına karşı görünmez yapmayı deniyorlar. Fakat bu teknoloji şimdiye kadar duyulmamış bir yöntem deniyor.:
İnsan psişesi, insan enerjisi (yani fotonlar) ve bilgisayar aynı anda kullanılıyor. Yani madde ile maneviyat, fizik ile ****fizik aynı anda kullanılıyor. Eğer bu düzgün ellerde yapılabilseydi, belki de bugün elektrik ya da benzin üretmek için bu kadar para harcamayacaktık, ya da petrol uğruna ülkeler işgal edilmeyecekti. Bu teknolojinin mucidi ise Nikola Tesla.
Her ne ise... Gemiye yöneltilen dalgalar, Duncan Cameron adlı bir adamın bedeninden ve hipnotik transa alınarak bilinçaltından ve sinir ağının toplanmış olduğu omurgasından üretiliyor. Fakat tuhaf bir şekilde, gemi gerçekten dalgaları aldığı anda ortadan kayboluyor. Yani mevcut zaman ve mekan boyutundan çıkıyor. Gemi gerçekten ortadan kayboluyor ve bir süre sonra Norfolk yakınlarında yeniden beliriyor. Ama üzerindeki mürettebatın bir kısmının bedeni geminin maddesine kaynıyor. Bir kısmı ortadan kayboluyor. Bir kısmı büyük travma geçiriyor.
Mürettebata (küçük bir bölümü hariç) üzerlerinde canlı bir deney yapılacağı söylenmiyor. Ve bu adamlar neye uğradıklarını şaşırıyorlar. O dönemde gemiden sağ kurtulan bir proje üyesinin ağzından ortadan kaybolmanın nasıl bir deneyim olduğu kitapta yer almış. Söylediğine göre önce kulaklarında müthiş bir uğultu başlıyor. Gözlerinin önünde ışığın pek çok frekansı ve hiç görmediği renkler beliriyor. Ayağını bastığı yer sertliğini kaybediyor ve adeta bir kumaş yumuşaklığında dalgalanıyor. Dengesini yitirirken tutunacak sert ve güvenilir herhangi bir obje bulamıyor. Ve kendi bedeni de formunu koruyamaz hale geliyor.
Birdenbire böyle bir şey başınıza gelse siz ne hissederdiniz?
Her neyse, birdenbire kendisini kayalık bir mağaranın içinde buluyor. Ve etrafında UZAYLI tabir edilebilecek varlıklar görüyor. Müthiş bir korku kaplıyor içini. Uzaylılar kendisiyle telepatik olarak konuşuyor: Korkma! Seni geri yollayacağız.
Fakat adam o kadar korkmuş ve öylesine bitkin ki... Bedeni de acıyor. ?Beni evime ailemin yanına yollayın? diyebiliyor. Ama ne yazık ki şu cevabı alıyor: ?Ailen öldü. 1960 yılındasın...?
Philedelphia deneyi aslında çok bilinen bir olay. Sanırım internet üzerinden bilgi de bulabilirsiniz.
Fakat, söylenenlere göre, ABD bu deneyle kalmıyor. Aynı teknolojinin devamı için, Montauk Projesi başlatılıyor. Projenin amacı, iddialara göre, kitlesel olarak zihin kontrolü sağlamak. Bu yüzden bir dizi deney 1970li yıllarda başlatılıyor. İşin kötü tarafı, yine deneyler canlı insanlar üzerinde yapılıyor. Ve psişik yetenekleri yüzünden yeniden Philedelphia Deney?inde de yer alan Duncan Cameron medyum ve bilinçaltı kaynağı olarak kullanılıyor.
İlk yıllarda bir bilgisayar ve özel bir düzenek sayesinde Duncan?ın zihninden geçirdiği düşünceler bilgisayar tarafından okunabilmeye başlanıyor. Deneyin bir sonraki aşamasında, Duncan ve bilgisayarın yaydığı dalgalar yoluyla, ve belirli başka teknolojik aletler yoluyla, hedef gösterilen kişilerin zihinlerine istedikleri düşünceleri aşılamaya başlıyorlar. Hatta zaman içinde bu öylesine keskin ve rahat biçimde yapılabiliyor ki, hayvan sürülerinin kasabalara inerek evlere saldırıya geçmelerine, hatta belirli şehirlerde belirli saat dilimlerinde suç oranlarının inanılmaz derecede artmasını sağlıyorlar.
Tüyler ürpertici deneyler bununla da bitmiyor.
Bir sonraki aşamada, artık Duncan herhangi bir objeyi yeterince canlı hayal edebildiğinde, o objeyi başka bir mekana götürebiliyor. Ancak bazı denemelerde obje tamamen hayalet gibi sadece holografik bir görüntü veriyor ama madde olarak orada olmuyor. Bazılarında madde olarak da ışınlanıyor. Birkaç kez ise Duncan konsantre olduğu sürece obje o tarafta fiziksel olarak var oluyor ama psişik Duncan odaklanmasını kaybettiğinde, obje eski mekanına geri geliyor.
Görünüşe bakılırsa, Amerikalı?lar aslında teleportasyonu taa 1970 li yıllarda başarmışlar. Tabi eğer tüm bu kitaplarda anlatılanlar doğru ise... Kitaplarda bazı orjinal belgeler de yer alıyor. Montauk taki üssün fotoğrafları, kullanılan bazı elektronik aletlerin resimleri konulmuş. Ne kadar doğru bilinmez, ama sadece olasılığı bile yeterince dehşet verici... Çünkü denenen yöntem tamamen insanları ve halkları zihin kontrolü yoluyla köleleştirmek için yapılıyor.
Daha sonra Deney biraz derinleştiiliyor. Bu kez zamanı eğip bükmek üzerine çalışılmaya başlanıyor. Çünkü zamanda yolculuğun mümkün olabileceği kuantumfizikçileri tarafından en azından laboratuvar üzerinde kanıtlanıyor. Ve kitaptaki iddilara göre deneyler sonucunda zamanda yırtılmalar başarılıyor. Nasıl mı?
Öncelikle zamanda yolculuk için SIFIR NOKTASI hakkında bilgi sahibi olmalısınız. Ben size tarif edeyim. Sıfır noktası, aslında tüm evrenlerin ve galaksilerin boyutlararası olarak birbirleriyle kesiştikleri alan. Ya da tüm galaksilerin tüm evrenlerle buluştuğu an ve mekan. Bir başka deyişle, zamanın olmadığı nokta...
Dünyamızın bulunduğu Samanyolu Galaksisini hayal edin. Güneşimizin de bir yörüngesi var. Ve bu her 26.800 yılda bir kez başa dönüyor. Her döngü bu kadar dünya yılı sürüyor. Başlangıç noktasına geldiğinde boyutlararası bir kapıdan geçiyor. Ve realitesini tümden değiştirebilme şansına sahip oluyor. Başka bir deyişle herkesin son dönemlerde ağzında olan 2012 yılında dünya 3. Boyuttan 5. Boyut realitesine yükselecek söylentisi var ya? İşte bilim adamlarınca böyle açıklanıyor. Yani dünya her döngüsünü tamamladığında, sıfır noktasından geçiyor. Dişlileri evrenin ve tüm yaratılmış evrenlerin ve boyutların kesiştiği noktaya geliyor. Değişim ise, üzerinde yaşayan yaratılmış tüm canlıların gelişmişlik düzeylerine ve frekansına göre oluşuyor. Bir nevi paralel pek çok olasılıktan bir tanesini tüm insanlığın ortak frekansı bir mıknatıs gibi kendisine çekip olduruyor. Tıpkı yaşamlarımızda derindeki bilinçaltı duygularımızla çekim yasasını aktive ederek hayatımıza kendi realitemizi çekmemiz gibi...
Çekim yasasına göre, gelecekteki tüm olaylar potansiyel olarak zaman ve mekan boyutunun dışında zaten mevcut. Ama hangi potansiyeli fiziksel hayatınıza çekebileceğinizi, hangi potansiyele odaklandığınız, hangisinin frekansında olduğunuz ve bilinçaltınızdaki duygular karar veriyor. İnsan bedenindeki duygular, mıknatıs etkisi yaratıyor. Bedenimizdeki boyutlararası hareket eden tek şey duygularımız, ama ta derinlerdeki, bilinçaltımızdaki duygularımız... Duygular da fotonları ve dalga boyunu belirliyor. Frekansımızı belirliyor. O da zaman mekan boyutunun dışında hangi potansiyeli çekeceğimizi ve çekim yasası ile hangi gerçekliği olduracağımızı belirliyor. Sabitliyor. Bir kez seçim yapıldı mı, artık diğer tüm potansiyeller ortadan kayboluyor. Bu konuyla ilgili daha geniş bilgiyi ?Ne biliyoruz ki? adlı film ve kitaplarda bulabilirsiniz. Ya da ünlü kuantum fizikçisi Fred Allan Wolf?tan okuyabilirsiniz.
Dönelim sıfır noktasına... Evrendeki tüm galaksilerin tüm boyutlardan yörüngelerinde dönmeleri sırasında birbirleriyle buluştukları ortak tek bir nokta var o da sıfır noktası... Pek çok farklı boylardaki dişlinin dönerken birbirleriyle birleştikleri nokta gibi de hayal edebilirsiniz. Bir de beyaz ses denen bir şey var. O da bir uhu gibi bu sistemi birleşik ve işler halde tutuyor.
İşte Montauk deneyleri öylesine derinleşiyor ki, Duncan ın bulunduğu koltukta bilgisayarlar ve çeştli makineler yoluyla yapay bir sıfır noktası oluşturuluyor. Zaman dalgalarına müdahale ediliyor. Ve Duncan ın konsantre olduğu objeler, saatler ya da günler sonra başka bir mekanda belirmeye başlıyor.
Bundan sonraki deneyler daha da tüyler ürpertici... Bir zaman köprüsü kuruluyor. Geçmiş ve geleceğe bazı insanların yollanması sağlanıyor. Ama bu deneyler sırasında pek çok denek yolda kayboluyor. Bir daha haber alınamıyor. Yani zamanda bir yerlerde yitiyorlar. Yine anlatan kişinin bilmediği nedenlerden ötürü çocuklar bu projelerde kullanılıyorlar. Özellikle de kimsesiz, ya da yokluğu fazla merak edilmeyecek çocuklar... Hatta sarışın mavi gözlü, uzun boylu, beyaz tenli genlere sahip olanlar... 9 ila 13 yaş aralığında olanlar...
Deneyler yapılırken, Dünyanın da kendi biyoritmi olduğu ve kendi döngüsünde sıfır noktası olduğunu keşfediyorlar. Döngüler her 20 yılda bir oluşuyor. Böylelikle her bir olayın sıfır noktası kendi içinde 20 yıl alıyor. Bilim adamları, Philedelphia Deneyi?nde kullanılan USS Eldridge gemisinin başına gelenlere müdahale edebilmek için 20 şer yıllık peryodu bekliyor. 1983 yılında 12 Ağustos ta tam gününde korkunç bir olay gerçekleşiyor. Gemi 1983 yılındaki deneyde karşılarında beliriyor. Ve o zaman gemideki Duncan ile şimdiki Duncan karşılaşıyor. Bu olay ne yazık ki eterik bazı negatif varlıkların aktivasyonuna sebep oluyor. Çünkü zamanda bu şekilde oyunlar oynamak ve tahribatta bulunmak aslında Tanrı?nın yasalarına aykırı. Ve her kim bunu yaptıysa zamanın yapısında, boyutlararası bir yırtığa sebep oluyor ve tüm insanlığın toplu bilinçaltında manipülasyona sebep oluyor.
Aslında yapılan deneyin ana amacı geleceğe ve geçmişe müdahale etmek. Geçmiş değiştirmek.
Gerçekte böyle olaylar oldu mu? ABD hükümeti bunları doğrulamadığına göre kimse bilemeyecek. Fakat benim aklıma Türkiye?yi ilgilendiren küçük bir detay geldi. Montauk deneyleri aslında 1. Ve 2. Dünya savaşlarının üzerinde geçmişe yönelik manipülasyonlar yapmak üzere odaklanmıştı. Bizim Çanakkale Zaferimiz ile sonuçlanan savaş sırasında halk tarafından anlatılan çok popüler bir öykü vardır. Atatürk ve birlikleri bir tepenin ardında siper almış savaşırken, düşman askerlerinden bir taburun bir anda yok olduğu söylenir. Bu askerlerin nereye gittikleri, nasıl yok oldukları, bedenleri bulunamadığı için açıklanamadan kalmıştır. Ve hiç kimse bu yaşananların, fiziksel gerçekliğin ta kendisi olduğunu itiraf edememektedir. Çünkü mantığımızın almadığı olayları ?Allah?ın işi işte? diyerek, ya da korkarak üstünü örtmeyi tercih ederiz.
Kimbilir? Belki de gerçekten bu taburun yok olması, Montauk projesinde zaman tünelinden geçip savaiın geleceğine müdahale etmek isteyen deneklerin işidir. Bilinmez...
Ama bunu çözmek, ABD nin polisliğini yapmak, gizlenmiş projelerin sırlarının peşine düşmek bizim işimiz değildir. Zaten de istesek de başaramayız.
Belki söylendiği gibi kullanılan teknolojinin ardında uzaylıların da parmağı vardır.
Kimbilir belki de kimsesiz çocuklar kaçırılarak uzaylılar tarafından bu projede kullanılmak üzere kullanıldılar.
Kimbilir, belki de dünya halklarının pek çoğu, belki biz bile, zihinsel olarak gözle görmediğimiz, kulakla duymadığımız frekanslar tarafından kontrol ediliyoruz. Bilim adamları zaten zihn kontrolü için 425-450Mega Herz lik dalga boyuna ihtiyaç olduğunu tespit edeli epey oluyor. Belki degeride bıraktığımız yüzyılın da başlarında...
Peki öyleyse bütün bunları sizinle neden paylaştım?
Çünkü bu deneyler eğer yapıldıysa, bu kadar çok emek harcanması, para harcanması, insanların duygusal ve ruhsal olarak negatif etkilenmelerinin hiçe sayılması benim çok tuhafıma gitti de ondan...
Çünkü eğer zamana ve olaylara müdahale etmek istiyorsanız, bunu sadece kendi içsel gücünüzle, bilinçaltınızı temizleyerek yapabiliyorsunuz da ondan.. Hatta ben uzun süredir bunu anlatmaya, öğretmeye çalışıyorum ve bunu aşk ve ilişkiler üzerinde, sağlık ve bolluk üzerinde yaptırıyorum bile...
Zamanda bazı olaylara müdahale etmek, Tanrısal yasalara aykırı olabilir. Ama eğer kendi realitenizi değiştirmek istiyorsanız, o zaman iş değişir. Bunu yapabilmeniz için zaten yeterli donanıma sahipsiniz. Bir bilinçaltınız var. Fotonlarınız var. Duygu ve inanç sisteminiz var. Ve Allah sizi yaratırken, tüm evrenin sıfır noktasına sizin bedeninizi programlayarak yaratmış. Zaten realitenizi kendi içsel sıfır noktanıza girerek değiştirebiliyorsunuz.
Yeter ki, bu değişiklikleri yaratılmış ve yaratılacak olan varlıkların en yüksek hayrına olarak değiştirin. Bunun nasıl olacağını kendi zihninizle değil, evrensel, Tanrısal zekaya güvenip iman ederek yapın.
Bütün yukarıdaki hikayelere baktığınızda, küçük bir grubun, insanlığın tümünü kontrol etme ve sömürme ihtiyacından kaynaklandığını görebilirsiniz. Bu gruba ister Amerikalılar deyin, isterseniz uzaylılar deyin. Evrenin zaman yapısına ve paralel olasılıklara elle ve zihinle müdahale edildiğinde, ne yazık ki Tanrı kadar mükemmel sonuç alınamıyor. İnsanlar bir şeyi yaparken başka pek çok şeyi bozup zarar veriyorlar. O zaman tünellerinde insanlar gerçekten kayboldularsa, bedenleri ve ruhları, tüm evrenin sıfır noktası ile uyumunu kaybetmiş oluyor. Bu da bir daha asla normal dünyevi hayatla uyum sağlayamayacağını gösteriyor.
Zaten kitaptaki bilgilere göre, bu deneklerden birinin, bedeninin aşırı hızlı derecede yaşlanmaya başladığı anlatılıyor.
Peki, ya gerçekten manipüle ediliyorsak? Gerçekten Illüminati varsa? Gerçekten gizli hükümetler tüm dünyanın zihnini, satranç oynar gibi programlıyor, ülkelerin bir sonraki hareketini ve rolünü belirliyorsa? Gerçekten uzaylılar insanları kaçırıp kendi deneylerini yapıyorlarsa? Gerçekten beyinlerimiz programlanıyorsa?
Yine her şeye yukarıdan bakın.
Bu bir matrix. Ve matriksin içindeyken, bütün programlamalara ve olası kötülüklere maruz kalmak için açıksınız demektir. Her an herşey başınıza gelebilir.
Tıpkı bugün hayatınızda olan kötü niyetli insanların size kazık atmalarına, yaralamalarına açık olduğunuz gibi...
Oysa matriksin dışına çıkıp özgürleşebilirsiniz.
Yapmanız gereken, sadece frekansınızı değiştirmek. Ne demek bu? Yani BİLİNÇALTINIZDAKİ KORKULARI TEMİZLEMEK...
Bilinçaltınızda KORKU varsa, matriksin göbeğindesiniz demektir. Kaldı ki, bu deneyleri yapanların, uzaylıların, Illüminatinin frekansları da çok ama çok düşük. Çünkü KORKU bazlı yaşıyorlar. İnsan neden başkaları üzerinde kontrol kurmak ister? Güç için... Gücü niye ister? Korktuğu için. Güvende olmadığını hissettiği için. İnsan neden başkalarının haklarını da çalmak ister? Yeterince olmadığını, hiçbir şeyin yetmediğini, kaynakların sınırlı olduğunu zannettiği için. Oysa Kur?an da bile yazıyor... Tanrı?nın hazineleri sonsuzdur diye... Ya da insan neden bu kaynaklar Tanrı?nın kendisine vermeyeceğini düşünür? Değersiz olduğunu, hak etmediğini sandığı için...
Yine geliyoruz, bilinçaltımızdaki kök korkulara. O çok tanıdık korkulara... Değersizlik... Kaybetme korkusu.. Hayatta kalma ve güvende olamama korkusu... Ölüm korkusu...
Siz eğer aynı korkuların sizi yönetmesine izin verirseniz, benzer frekans benzer frekansı çeker . Çekim yasası gereği, kötü insanları ve matrix teki varlıkları ve insanları hatta olayları hayatınıza mıknatıs gibi çekersiniz.
Bu uzaylıların ya da deneyleri yapanların gizli ajandalarına bakıldığında, aslında normal bir insanın zaten meditasyon ya da dua yoluyla yapabileceği pek çok şeyi elle zihinle yapmaya çalıştığını görüyoruz. Ya da sevgi olmadan salt zihin ile... Duygu olmadan salt teknoloji ile..
Ve işte sonuç ortada...
Sevgi bilimden ayrı olamaz. Tıpkı fizik ile ****fiziğin ayrılamaması gibi... Beden ile ruhun, foton ile elektronların ayrılamadığı gibi...
Bu adamların neden bu kadar zahmetli işler peşinde koştuklarını fark ettim...
Bilinçaltlarındaki korkuları temizlemekle uğraşmak istemiyorlar. Bu da zahmetli bir iş. Siz okuyanlarım ve danışanlarım bunu çok iyi biliyorsunuz kendi deneymlerinizden... Ama bir kez başardınız mı, ödülü çok yüksek. Ve ilki ne kadar zor oluyorsa, daha sonraları bir o kadar kolaylaşmaya başlıyor. Gitgide daha kolay arınıyorsunuz korkularınızdan.
Korku derken, uçak korkusu, ayrılık korkusu falan gibi düz ve basit krokulardan söz etmiyorum tabii ki. Değersizlik gibi kökleşmiş duygulardan söz ediyorum. Hayattaki gerçek seçimlerinizi yaparken içinizdeki korkuyla mı yoksa sevgiyle özgürce mi seçim yaptığınız öneml,. Yoksa zihninizle kendinizi nasıl korkusuz olduğunuza şartlamanız değil...
Örneğin, artık bitmeye yüz tutmuş bir ilişkiden ayrılmak, kopabilmek... Sizi sevmeyen ya da gönüllü olmayan bir adamı serbest bırakıp, sizi daha mutlu edebilecek başka bir adama acı çekmeden ve KORKMADAN yönelebilmek. Eski ilişkiyi hiç problemsiz, sevgiyle bitirebilmek...Evrende sizin için sonsuz seçenekler ve daha iyi erkeklerin var olduğuna inanabilmek...
Öyleyse, ilişkisini bitiremeyen, belli bir erkekten beklentisini çekemeyenler.... Terfi etmek için üstlerinin makamına ve koltuğuna doğrudan göz dikebilenler... Trafikte araba kullanırken, önünüze kaynayan ya da size saygısızlık yapanlara öfkelenip onlarla yarışa girenler... Cezalandırmayı sevenler...Sizlerin, bu deneyleri yapan, zihin kontrolü için dünyayı yok sayan bir grup gizli insan ya da çocukları kaçırak uzaylılardan aslında içgüdüsel olarak bir farkınız yok.
Matrix in içinde kaldığınızı unutmayın.
Ve korkularınız yüzünden çekim yasasını çalıştırmanız imkansız hale geliyor. Matrix gerçekten varsa eğer, onun yöneticileri ve oyuncuları tarafından bir yem haline geliyorsunuz. Sizi oraya hapsetmeleri için yüreğinize korku salmaları yeterli. Çok bir zahmete gerek yok.
Ama korkular temizlendiğinde, doğa boşluğu dolduruyor ve doğal olarak sevgi ve özgürlük hissi geliyor. İşte o zaman hayatınıza çektiğiniz kişiler de yüksek frekanslı oluyor. Matrix teki tehlikeli oyuncuların üzeri,ne çıkmış oluyorsunuz ve size zarar veremiyorlar artık.
İşte adaletli Yüce Yaradan?ın kurduğu oyun sahası.
Doğru oynayabilene...
Matrixten çıkmak için 2 şeye ihtiyacınız var. Sadece kendi hayrınızı değil tüm kainatın da hayrını aynı anda isteyebilmek. Düşmanlarınızın bile... Bir de korkularınızı temizleyerek çekim yasasını ve paralel evrenlerdeki seçimlerinizi kendi iradenizle kullanabilmek... İşte bu gerçek özgürlük ve sevgiyi getiriyor.
Eğer bugün beğenmediğiniz gidişatlar varsa, matrixten çıkın. Kendiniz için farklı bir realite yaratmaya başlayın.
Kriz mi var? Beni bağlamaz. Benim bolluğum artmaya devam eder hissini yerleştirin. Nasıl yaparsınız? KORKMAYARAK...
Tüm erkekler aldatır mı? Öyleyse yükselin ve KORKUYU ATIN. Frekansınız değişsin ve aldatmayan erkekleri, çekin.
2012 mi geliyor? Ülkenizde şiddet ve savaş mı var? Yükselin. Korkularınızı atın. Sizin realiteniz farklı olsun. Ortak bilinci yukarı çekin. Ame en önemlisi, sizin paralel evreninizdeki barış olsun. Üstelik ülkede yaşayan herkes için en mutluluk verici ortak çözüm olsun bu. Ve çözümü kendi zihninizle bulmayın, evrene bırakın. Sadece yüreğinizde herkes için sevgi olsun ki, küçük grupların menfaati için çalışanları matrixin içinde bırakıp kendi gerçekliğimizi yaratalım.
Bolluk ve barış dolu bir dünyada sağlıklı mutlu ve aşk dolu yaşayın.
Ne kadar da CENNET tarifine benziyor, öyle değil mi?
Yeter ki arının... Ama öyle şekilsel değil. Bilinçaltlarınızdaki, yüreklerinizdeki korkuları silerek, yerine sevgiyi yerleştirerek.
Bir başka yazımda paralel evrenleri ve zamanın yapısını anlatacağım. Belki çekim gücünüzün nasıl işlediğini daha kolay deşifre edebilirsiniz
Hepinize Merhaba,
Son dönemlerde çekim yasası, madde ve enerjinin birbiriyle ilişkisi hakkında çok daha detaylı bilgilerin peşine düşmüştüm. Hatta ülkemizde hiçbir çevirisi olmayan kitapları getirterek sizlere, ulaşmak istediğiniz hedefleri nasıl daha çabuk, daha kolay çekebileceğiniz ile ilgili yeni bilgilerimi aktarmak istedim. Ama bu yolculuk beni öylesine derin olayların içine sürükledi ki, herşeye yükselip tepeden bakmaya karar verdim. Yoksa insan bu olayların içinde kendini kaybedebilir.
Birazını özetle sizlere aktarmak istiyorum.
Belki sizler de 1943 yılında ABD?nin denediği öne sürülen Philedelphia Projesi?ni duymuşsunuzdur. Bu konuda ortalıkta fazlaca bilgi bulamazsınız. Ama ateş olmayan yerden duman da çıkmıyor. Proje deki deneye katılmış olan bazı görevlilerin, zihin kontrolü ve bilinçaltı programlaması yöntemleriyle hatıralarının unutturulduğu söyleniyor. Ama bir grup adam var ki, olayları ve eski kimliklerini yeniden hatırlamayı başarmışlar. Bu adamlardan bir tanesi, başlarından geçenleri, proje süresince neler yaşandığını, nasıl bir teknolojinin kullanıldığını, ve hatta hangi gizli amaçlara hizmet ettiklerini anlatan bir dizi kitaplar yazmışlar.
Bunlar Preston B. Nichols un ağzından Peter Moon tarafından yazılmış olan Montauk Project ve diğer bir dizi kitaptan ibaret. Buna benzer hikayelerin insan vücudu üzerinde yarattığı tahribatları, o kişilerle şahsen görüşerek Flower of Life adlı kitabında detaylı şekilde anlatan Drunvalo?yu belki pek çoğunuz biliyorsunuz. Merak edenler daha detaylı bilgi için Alternative 3 adlı kitabı da alıp orjinalinden okuyabilirler, çünkü Türkçe?ye çevrilmiyorlar. Yazarları, Leslie Watkins, David Ambrose, Christopher Miles...
Bu kitaplara ve iddialara göre, yıl 1943... ABD 2. Dünya Savaşı?nı sona erdirebilmek için güçlü bir silah arayışına giriyor. Atom bombasını denemeden önce başka ve çok gizli bir proje üzerinde çalışıyor. Dönemin savaş gemisi USS Eldridge ve mürettebatını özel üretilmiş bir teknolojik aparatla, düşman radarlarına karşı görünmez yapmayı deniyorlar. Fakat bu teknoloji şimdiye kadar duyulmamış bir yöntem deniyor.:
İnsan psişesi, insan enerjisi (yani fotonlar) ve bilgisayar aynı anda kullanılıyor. Yani madde ile maneviyat, fizik ile ****fizik aynı anda kullanılıyor. Eğer bu düzgün ellerde yapılabilseydi, belki de bugün elektrik ya da benzin üretmek için bu kadar para harcamayacaktık, ya da petrol uğruna ülkeler işgal edilmeyecekti. Bu teknolojinin mucidi ise Nikola Tesla.
Her ne ise... Gemiye yöneltilen dalgalar, Duncan Cameron adlı bir adamın bedeninden ve hipnotik transa alınarak bilinçaltından ve sinir ağının toplanmış olduğu omurgasından üretiliyor. Fakat tuhaf bir şekilde, gemi gerçekten dalgaları aldığı anda ortadan kayboluyor. Yani mevcut zaman ve mekan boyutundan çıkıyor. Gemi gerçekten ortadan kayboluyor ve bir süre sonra Norfolk yakınlarında yeniden beliriyor. Ama üzerindeki mürettebatın bir kısmının bedeni geminin maddesine kaynıyor. Bir kısmı ortadan kayboluyor. Bir kısmı büyük travma geçiriyor.
Mürettebata (küçük bir bölümü hariç) üzerlerinde canlı bir deney yapılacağı söylenmiyor. Ve bu adamlar neye uğradıklarını şaşırıyorlar. O dönemde gemiden sağ kurtulan bir proje üyesinin ağzından ortadan kaybolmanın nasıl bir deneyim olduğu kitapta yer almış. Söylediğine göre önce kulaklarında müthiş bir uğultu başlıyor. Gözlerinin önünde ışığın pek çok frekansı ve hiç görmediği renkler beliriyor. Ayağını bastığı yer sertliğini kaybediyor ve adeta bir kumaş yumuşaklığında dalgalanıyor. Dengesini yitirirken tutunacak sert ve güvenilir herhangi bir obje bulamıyor. Ve kendi bedeni de formunu koruyamaz hale geliyor.
Birdenbire böyle bir şey başınıza gelse siz ne hissederdiniz?
Her neyse, birdenbire kendisini kayalık bir mağaranın içinde buluyor. Ve etrafında UZAYLI tabir edilebilecek varlıklar görüyor. Müthiş bir korku kaplıyor içini. Uzaylılar kendisiyle telepatik olarak konuşuyor: Korkma! Seni geri yollayacağız.
Fakat adam o kadar korkmuş ve öylesine bitkin ki... Bedeni de acıyor. ?Beni evime ailemin yanına yollayın? diyebiliyor. Ama ne yazık ki şu cevabı alıyor: ?Ailen öldü. 1960 yılındasın...?
Philedelphia deneyi aslında çok bilinen bir olay. Sanırım internet üzerinden bilgi de bulabilirsiniz.
Fakat, söylenenlere göre, ABD bu deneyle kalmıyor. Aynı teknolojinin devamı için, Montauk Projesi başlatılıyor. Projenin amacı, iddialara göre, kitlesel olarak zihin kontrolü sağlamak. Bu yüzden bir dizi deney 1970li yıllarda başlatılıyor. İşin kötü tarafı, yine deneyler canlı insanlar üzerinde yapılıyor. Ve psişik yetenekleri yüzünden yeniden Philedelphia Deney?inde de yer alan Duncan Cameron medyum ve bilinçaltı kaynağı olarak kullanılıyor.
İlk yıllarda bir bilgisayar ve özel bir düzenek sayesinde Duncan?ın zihninden geçirdiği düşünceler bilgisayar tarafından okunabilmeye başlanıyor. Deneyin bir sonraki aşamasında, Duncan ve bilgisayarın yaydığı dalgalar yoluyla, ve belirli başka teknolojik aletler yoluyla, hedef gösterilen kişilerin zihinlerine istedikleri düşünceleri aşılamaya başlıyorlar. Hatta zaman içinde bu öylesine keskin ve rahat biçimde yapılabiliyor ki, hayvan sürülerinin kasabalara inerek evlere saldırıya geçmelerine, hatta belirli şehirlerde belirli saat dilimlerinde suç oranlarının inanılmaz derecede artmasını sağlıyorlar.
Tüyler ürpertici deneyler bununla da bitmiyor.
Bir sonraki aşamada, artık Duncan herhangi bir objeyi yeterince canlı hayal edebildiğinde, o objeyi başka bir mekana götürebiliyor. Ancak bazı denemelerde obje tamamen hayalet gibi sadece holografik bir görüntü veriyor ama madde olarak orada olmuyor. Bazılarında madde olarak da ışınlanıyor. Birkaç kez ise Duncan konsantre olduğu sürece obje o tarafta fiziksel olarak var oluyor ama psişik Duncan odaklanmasını kaybettiğinde, obje eski mekanına geri geliyor.
Görünüşe bakılırsa, Amerikalı?lar aslında teleportasyonu taa 1970 li yıllarda başarmışlar. Tabi eğer tüm bu kitaplarda anlatılanlar doğru ise... Kitaplarda bazı orjinal belgeler de yer alıyor. Montauk taki üssün fotoğrafları, kullanılan bazı elektronik aletlerin resimleri konulmuş. Ne kadar doğru bilinmez, ama sadece olasılığı bile yeterince dehşet verici... Çünkü denenen yöntem tamamen insanları ve halkları zihin kontrolü yoluyla köleleştirmek için yapılıyor.
Daha sonra Deney biraz derinleştiiliyor. Bu kez zamanı eğip bükmek üzerine çalışılmaya başlanıyor. Çünkü zamanda yolculuğun mümkün olabileceği kuantumfizikçileri tarafından en azından laboratuvar üzerinde kanıtlanıyor. Ve kitaptaki iddilara göre deneyler sonucunda zamanda yırtılmalar başarılıyor. Nasıl mı?
Öncelikle zamanda yolculuk için SIFIR NOKTASI hakkında bilgi sahibi olmalısınız. Ben size tarif edeyim. Sıfır noktası, aslında tüm evrenlerin ve galaksilerin boyutlararası olarak birbirleriyle kesiştikleri alan. Ya da tüm galaksilerin tüm evrenlerle buluştuğu an ve mekan. Bir başka deyişle, zamanın olmadığı nokta...
Dünyamızın bulunduğu Samanyolu Galaksisini hayal edin. Güneşimizin de bir yörüngesi var. Ve bu her 26.800 yılda bir kez başa dönüyor. Her döngü bu kadar dünya yılı sürüyor. Başlangıç noktasına geldiğinde boyutlararası bir kapıdan geçiyor. Ve realitesini tümden değiştirebilme şansına sahip oluyor. Başka bir deyişle herkesin son dönemlerde ağzında olan 2012 yılında dünya 3. Boyuttan 5. Boyut realitesine yükselecek söylentisi var ya? İşte bilim adamlarınca böyle açıklanıyor. Yani dünya her döngüsünü tamamladığında, sıfır noktasından geçiyor. Dişlileri evrenin ve tüm yaratılmış evrenlerin ve boyutların kesiştiği noktaya geliyor. Değişim ise, üzerinde yaşayan yaratılmış tüm canlıların gelişmişlik düzeylerine ve frekansına göre oluşuyor. Bir nevi paralel pek çok olasılıktan bir tanesini tüm insanlığın ortak frekansı bir mıknatıs gibi kendisine çekip olduruyor. Tıpkı yaşamlarımızda derindeki bilinçaltı duygularımızla çekim yasasını aktive ederek hayatımıza kendi realitemizi çekmemiz gibi...
Çekim yasasına göre, gelecekteki tüm olaylar potansiyel olarak zaman ve mekan boyutunun dışında zaten mevcut. Ama hangi potansiyeli fiziksel hayatınıza çekebileceğinizi, hangi potansiyele odaklandığınız, hangisinin frekansında olduğunuz ve bilinçaltınızdaki duygular karar veriyor. İnsan bedenindeki duygular, mıknatıs etkisi yaratıyor. Bedenimizdeki boyutlararası hareket eden tek şey duygularımız, ama ta derinlerdeki, bilinçaltımızdaki duygularımız... Duygular da fotonları ve dalga boyunu belirliyor. Frekansımızı belirliyor. O da zaman mekan boyutunun dışında hangi potansiyeli çekeceğimizi ve çekim yasası ile hangi gerçekliği olduracağımızı belirliyor. Sabitliyor. Bir kez seçim yapıldı mı, artık diğer tüm potansiyeller ortadan kayboluyor. Bu konuyla ilgili daha geniş bilgiyi ?Ne biliyoruz ki? adlı film ve kitaplarda bulabilirsiniz. Ya da ünlü kuantum fizikçisi Fred Allan Wolf?tan okuyabilirsiniz.
Dönelim sıfır noktasına... Evrendeki tüm galaksilerin tüm boyutlardan yörüngelerinde dönmeleri sırasında birbirleriyle buluştukları ortak tek bir nokta var o da sıfır noktası... Pek çok farklı boylardaki dişlinin dönerken birbirleriyle birleştikleri nokta gibi de hayal edebilirsiniz. Bir de beyaz ses denen bir şey var. O da bir uhu gibi bu sistemi birleşik ve işler halde tutuyor.
İşte Montauk deneyleri öylesine derinleşiyor ki, Duncan ın bulunduğu koltukta bilgisayarlar ve çeştli makineler yoluyla yapay bir sıfır noktası oluşturuluyor. Zaman dalgalarına müdahale ediliyor. Ve Duncan ın konsantre olduğu objeler, saatler ya da günler sonra başka bir mekanda belirmeye başlıyor.
Bundan sonraki deneyler daha da tüyler ürpertici... Bir zaman köprüsü kuruluyor. Geçmiş ve geleceğe bazı insanların yollanması sağlanıyor. Ama bu deneyler sırasında pek çok denek yolda kayboluyor. Bir daha haber alınamıyor. Yani zamanda bir yerlerde yitiyorlar. Yine anlatan kişinin bilmediği nedenlerden ötürü çocuklar bu projelerde kullanılıyorlar. Özellikle de kimsesiz, ya da yokluğu fazla merak edilmeyecek çocuklar... Hatta sarışın mavi gözlü, uzun boylu, beyaz tenli genlere sahip olanlar... 9 ila 13 yaş aralığında olanlar...
Deneyler yapılırken, Dünyanın da kendi biyoritmi olduğu ve kendi döngüsünde sıfır noktası olduğunu keşfediyorlar. Döngüler her 20 yılda bir oluşuyor. Böylelikle her bir olayın sıfır noktası kendi içinde 20 yıl alıyor. Bilim adamları, Philedelphia Deneyi?nde kullanılan USS Eldridge gemisinin başına gelenlere müdahale edebilmek için 20 şer yıllık peryodu bekliyor. 1983 yılında 12 Ağustos ta tam gününde korkunç bir olay gerçekleşiyor. Gemi 1983 yılındaki deneyde karşılarında beliriyor. Ve o zaman gemideki Duncan ile şimdiki Duncan karşılaşıyor. Bu olay ne yazık ki eterik bazı negatif varlıkların aktivasyonuna sebep oluyor. Çünkü zamanda bu şekilde oyunlar oynamak ve tahribatta bulunmak aslında Tanrı?nın yasalarına aykırı. Ve her kim bunu yaptıysa zamanın yapısında, boyutlararası bir yırtığa sebep oluyor ve tüm insanlığın toplu bilinçaltında manipülasyona sebep oluyor.
Aslında yapılan deneyin ana amacı geleceğe ve geçmişe müdahale etmek. Geçmiş değiştirmek.
Gerçekte böyle olaylar oldu mu? ABD hükümeti bunları doğrulamadığına göre kimse bilemeyecek. Fakat benim aklıma Türkiye?yi ilgilendiren küçük bir detay geldi. Montauk deneyleri aslında 1. Ve 2. Dünya savaşlarının üzerinde geçmişe yönelik manipülasyonlar yapmak üzere odaklanmıştı. Bizim Çanakkale Zaferimiz ile sonuçlanan savaş sırasında halk tarafından anlatılan çok popüler bir öykü vardır. Atatürk ve birlikleri bir tepenin ardında siper almış savaşırken, düşman askerlerinden bir taburun bir anda yok olduğu söylenir. Bu askerlerin nereye gittikleri, nasıl yok oldukları, bedenleri bulunamadığı için açıklanamadan kalmıştır. Ve hiç kimse bu yaşananların, fiziksel gerçekliğin ta kendisi olduğunu itiraf edememektedir. Çünkü mantığımızın almadığı olayları ?Allah?ın işi işte? diyerek, ya da korkarak üstünü örtmeyi tercih ederiz.
Kimbilir? Belki de gerçekten bu taburun yok olması, Montauk projesinde zaman tünelinden geçip savaiın geleceğine müdahale etmek isteyen deneklerin işidir. Bilinmez...
Ama bunu çözmek, ABD nin polisliğini yapmak, gizlenmiş projelerin sırlarının peşine düşmek bizim işimiz değildir. Zaten de istesek de başaramayız.
Belki söylendiği gibi kullanılan teknolojinin ardında uzaylıların da parmağı vardır.
Kimbilir belki de kimsesiz çocuklar kaçırılarak uzaylılar tarafından bu projede kullanılmak üzere kullanıldılar.
Kimbilir, belki de dünya halklarının pek çoğu, belki biz bile, zihinsel olarak gözle görmediğimiz, kulakla duymadığımız frekanslar tarafından kontrol ediliyoruz. Bilim adamları zaten zihn kontrolü için 425-450Mega Herz lik dalga boyuna ihtiyaç olduğunu tespit edeli epey oluyor. Belki degeride bıraktığımız yüzyılın da başlarında...
Peki öyleyse bütün bunları sizinle neden paylaştım?
Çünkü bu deneyler eğer yapıldıysa, bu kadar çok emek harcanması, para harcanması, insanların duygusal ve ruhsal olarak negatif etkilenmelerinin hiçe sayılması benim çok tuhafıma gitti de ondan...
Çünkü eğer zamana ve olaylara müdahale etmek istiyorsanız, bunu sadece kendi içsel gücünüzle, bilinçaltınızı temizleyerek yapabiliyorsunuz da ondan.. Hatta ben uzun süredir bunu anlatmaya, öğretmeye çalışıyorum ve bunu aşk ve ilişkiler üzerinde, sağlık ve bolluk üzerinde yaptırıyorum bile...
Zamanda bazı olaylara müdahale etmek, Tanrısal yasalara aykırı olabilir. Ama eğer kendi realitenizi değiştirmek istiyorsanız, o zaman iş değişir. Bunu yapabilmeniz için zaten yeterli donanıma sahipsiniz. Bir bilinçaltınız var. Fotonlarınız var. Duygu ve inanç sisteminiz var. Ve Allah sizi yaratırken, tüm evrenin sıfır noktasına sizin bedeninizi programlayarak yaratmış. Zaten realitenizi kendi içsel sıfır noktanıza girerek değiştirebiliyorsunuz.
Yeter ki, bu değişiklikleri yaratılmış ve yaratılacak olan varlıkların en yüksek hayrına olarak değiştirin. Bunun nasıl olacağını kendi zihninizle değil, evrensel, Tanrısal zekaya güvenip iman ederek yapın.
Bütün yukarıdaki hikayelere baktığınızda, küçük bir grubun, insanlığın tümünü kontrol etme ve sömürme ihtiyacından kaynaklandığını görebilirsiniz. Bu gruba ister Amerikalılar deyin, isterseniz uzaylılar deyin. Evrenin zaman yapısına ve paralel olasılıklara elle ve zihinle müdahale edildiğinde, ne yazık ki Tanrı kadar mükemmel sonuç alınamıyor. İnsanlar bir şeyi yaparken başka pek çok şeyi bozup zarar veriyorlar. O zaman tünellerinde insanlar gerçekten kayboldularsa, bedenleri ve ruhları, tüm evrenin sıfır noktası ile uyumunu kaybetmiş oluyor. Bu da bir daha asla normal dünyevi hayatla uyum sağlayamayacağını gösteriyor.
Zaten kitaptaki bilgilere göre, bu deneklerden birinin, bedeninin aşırı hızlı derecede yaşlanmaya başladığı anlatılıyor.
Peki, ya gerçekten manipüle ediliyorsak? Gerçekten Illüminati varsa? Gerçekten gizli hükümetler tüm dünyanın zihnini, satranç oynar gibi programlıyor, ülkelerin bir sonraki hareketini ve rolünü belirliyorsa? Gerçekten uzaylılar insanları kaçırıp kendi deneylerini yapıyorlarsa? Gerçekten beyinlerimiz programlanıyorsa?
Yine her şeye yukarıdan bakın.
Bu bir matrix. Ve matriksin içindeyken, bütün programlamalara ve olası kötülüklere maruz kalmak için açıksınız demektir. Her an herşey başınıza gelebilir.
Tıpkı bugün hayatınızda olan kötü niyetli insanların size kazık atmalarına, yaralamalarına açık olduğunuz gibi...
Oysa matriksin dışına çıkıp özgürleşebilirsiniz.
Yapmanız gereken, sadece frekansınızı değiştirmek. Ne demek bu? Yani BİLİNÇALTINIZDAKİ KORKULARI TEMİZLEMEK...
Bilinçaltınızda KORKU varsa, matriksin göbeğindesiniz demektir. Kaldı ki, bu deneyleri yapanların, uzaylıların, Illüminatinin frekansları da çok ama çok düşük. Çünkü KORKU bazlı yaşıyorlar. İnsan neden başkaları üzerinde kontrol kurmak ister? Güç için... Gücü niye ister? Korktuğu için. Güvende olmadığını hissettiği için. İnsan neden başkalarının haklarını da çalmak ister? Yeterince olmadığını, hiçbir şeyin yetmediğini, kaynakların sınırlı olduğunu zannettiği için. Oysa Kur?an da bile yazıyor... Tanrı?nın hazineleri sonsuzdur diye... Ya da insan neden bu kaynaklar Tanrı?nın kendisine vermeyeceğini düşünür? Değersiz olduğunu, hak etmediğini sandığı için...
Yine geliyoruz, bilinçaltımızdaki kök korkulara. O çok tanıdık korkulara... Değersizlik... Kaybetme korkusu.. Hayatta kalma ve güvende olamama korkusu... Ölüm korkusu...
Siz eğer aynı korkuların sizi yönetmesine izin verirseniz, benzer frekans benzer frekansı çeker . Çekim yasası gereği, kötü insanları ve matrix teki varlıkları ve insanları hatta olayları hayatınıza mıknatıs gibi çekersiniz.
Bu uzaylıların ya da deneyleri yapanların gizli ajandalarına bakıldığında, aslında normal bir insanın zaten meditasyon ya da dua yoluyla yapabileceği pek çok şeyi elle zihinle yapmaya çalıştığını görüyoruz. Ya da sevgi olmadan salt zihin ile... Duygu olmadan salt teknoloji ile..
Ve işte sonuç ortada...
Sevgi bilimden ayrı olamaz. Tıpkı fizik ile ****fiziğin ayrılamaması gibi... Beden ile ruhun, foton ile elektronların ayrılamadığı gibi...
Bu adamların neden bu kadar zahmetli işler peşinde koştuklarını fark ettim...
Bilinçaltlarındaki korkuları temizlemekle uğraşmak istemiyorlar. Bu da zahmetli bir iş. Siz okuyanlarım ve danışanlarım bunu çok iyi biliyorsunuz kendi deneymlerinizden... Ama bir kez başardınız mı, ödülü çok yüksek. Ve ilki ne kadar zor oluyorsa, daha sonraları bir o kadar kolaylaşmaya başlıyor. Gitgide daha kolay arınıyorsunuz korkularınızdan.
Korku derken, uçak korkusu, ayrılık korkusu falan gibi düz ve basit krokulardan söz etmiyorum tabii ki. Değersizlik gibi kökleşmiş duygulardan söz ediyorum. Hayattaki gerçek seçimlerinizi yaparken içinizdeki korkuyla mı yoksa sevgiyle özgürce mi seçim yaptığınız öneml,. Yoksa zihninizle kendinizi nasıl korkusuz olduğunuza şartlamanız değil...
Örneğin, artık bitmeye yüz tutmuş bir ilişkiden ayrılmak, kopabilmek... Sizi sevmeyen ya da gönüllü olmayan bir adamı serbest bırakıp, sizi daha mutlu edebilecek başka bir adama acı çekmeden ve KORKMADAN yönelebilmek. Eski ilişkiyi hiç problemsiz, sevgiyle bitirebilmek...Evrende sizin için sonsuz seçenekler ve daha iyi erkeklerin var olduğuna inanabilmek...
Öyleyse, ilişkisini bitiremeyen, belli bir erkekten beklentisini çekemeyenler.... Terfi etmek için üstlerinin makamına ve koltuğuna doğrudan göz dikebilenler... Trafikte araba kullanırken, önünüze kaynayan ya da size saygısızlık yapanlara öfkelenip onlarla yarışa girenler... Cezalandırmayı sevenler...Sizlerin, bu deneyleri yapan, zihin kontrolü için dünyayı yok sayan bir grup gizli insan ya da çocukları kaçırak uzaylılardan aslında içgüdüsel olarak bir farkınız yok.
Matrix in içinde kaldığınızı unutmayın.
Ve korkularınız yüzünden çekim yasasını çalıştırmanız imkansız hale geliyor. Matrix gerçekten varsa eğer, onun yöneticileri ve oyuncuları tarafından bir yem haline geliyorsunuz. Sizi oraya hapsetmeleri için yüreğinize korku salmaları yeterli. Çok bir zahmete gerek yok.
Ama korkular temizlendiğinde, doğa boşluğu dolduruyor ve doğal olarak sevgi ve özgürlük hissi geliyor. İşte o zaman hayatınıza çektiğiniz kişiler de yüksek frekanslı oluyor. Matrix teki tehlikeli oyuncuların üzeri,ne çıkmış oluyorsunuz ve size zarar veremiyorlar artık.
İşte adaletli Yüce Yaradan?ın kurduğu oyun sahası.
Doğru oynayabilene...
Matrixten çıkmak için 2 şeye ihtiyacınız var. Sadece kendi hayrınızı değil tüm kainatın da hayrını aynı anda isteyebilmek. Düşmanlarınızın bile... Bir de korkularınızı temizleyerek çekim yasasını ve paralel evrenlerdeki seçimlerinizi kendi iradenizle kullanabilmek... İşte bu gerçek özgürlük ve sevgiyi getiriyor.
Eğer bugün beğenmediğiniz gidişatlar varsa, matrixten çıkın. Kendiniz için farklı bir realite yaratmaya başlayın.
Kriz mi var? Beni bağlamaz. Benim bolluğum artmaya devam eder hissini yerleştirin. Nasıl yaparsınız? KORKMAYARAK...
Tüm erkekler aldatır mı? Öyleyse yükselin ve KORKUYU ATIN. Frekansınız değişsin ve aldatmayan erkekleri, çekin.
2012 mi geliyor? Ülkenizde şiddet ve savaş mı var? Yükselin. Korkularınızı atın. Sizin realiteniz farklı olsun. Ortak bilinci yukarı çekin. Ame en önemlisi, sizin paralel evreninizdeki barış olsun. Üstelik ülkede yaşayan herkes için en mutluluk verici ortak çözüm olsun bu. Ve çözümü kendi zihninizle bulmayın, evrene bırakın. Sadece yüreğinizde herkes için sevgi olsun ki, küçük grupların menfaati için çalışanları matrixin içinde bırakıp kendi gerçekliğimizi yaratalım.
Bolluk ve barış dolu bir dünyada sağlıklı mutlu ve aşk dolu yaşayın.
Ne kadar da CENNET tarifine benziyor, öyle değil mi?
Yeter ki arının... Ama öyle şekilsel değil. Bilinçaltlarınızdaki, yüreklerinizdeki korkuları silerek, yerine sevgiyi yerleştirerek.
Bir başka yazımda paralel evrenleri ve zamanın yapısını anlatacağım. Belki çekim gücünüzün nasıl işlediğini daha kolay deşifre edebilirsiniz