Gülçin Şen
10-08-2009, 11:18
Bilge, karşısında duran iki adamı ilgiyle süzerek,
"Sorun nedir?"
diye sormuş. Adamlardan biri diğerine işaret ederek,
"O, yaptığı dedikodularla sadece benim şöhretimi mahvetmekle kalmadı, bu köydeki pek çok insanın da canını yaktı!" demiş.
Öteki hemen atılmış: "Üzgünüm... Böyle olsun istememiştim.
Tüm söylediklerimi geri alıyorum."
"Yaa... bunun gerçekten her şeyi düzelteceğini mi sanıyorsun?" diye söze katılmış bilge, "Yarın köy meydanına kuş tüyü yastığınla gel."
"Nasıl yani?..."
"Dediğimi yaparsan anlayacaksın."
Ertesi gün köy meydanında buluşmuşlar. Bilge, adamın eline bir makas vermiş ve yastığı kesip içindeki tüyleri boşaltmasını söylemiş. Yastıktan boşalan tüyler rüzgârla birlikte etrafa savrulunca,
"Şimdi," demiş bilge, "Bunların hepsini toplayıp bana getir."
Adam saşkınlıkla,
"Ama bu mümkün değil!" diye cevap vermiş. "Baksanıza, duvarların ardındaki bahçelere kadar savruldular. Öyle geniş bir alana yayıldılar ki, bunların hepsini toplamak imkânsız..."
"Tıpkı başkalarının hakkında sarf ettiğin sözler gibi"demiş bilge, "Yaptığın dedikoduların nerelere, ne kadar uzak mesafelere kadar gittiğini ve nelere sebep olduğunu bilebilir misin, söylesene?..."
Üniversitedeki psikoloji hocamız ilginç bir egzersiz yaptırtmıştı bize. Aramızdan seçtiği on kişiyi sıraya dizdikten sonra, sıranın başındaki arkadaşımızın kulağına bir şeyler fısıldadı. O da dönüp bunları yanındakine fısıldadı. Bu böylece tekrarlanıp bittiğinde, hocamız onuncu kişiye ne duyduğunu sordu. Ortaya çıkan sonuç düşündürücüydü. Zira, sıranın başındakine söylenen cümlelerle, sıranın sonundakinin ağzından dökülen cümleler arasında dağlar kadar fark vardı...
Bilim adamlarına göre, taş devrindeki atalarımızdan miras kalan ve sohbetlerimizin üçte ikisini kapsayan dedikodu yapma alışkanlığımızın çok önemli fonksiyonları varmış. Dr. Jean-Noel Kapferer'in ifadesiyle,
"Bir toplumun arzularını, korkularını ve obsesyonlarını ortaya çıkaran" dedikodu, genelde toplumun; özelde mensubu olduğumuz iş ve sosyal çevrelerin kurallarını anlamamıza ve aktarmamıza, dolayısıyla da hangi hareketlerimizin kabul görüp hangilerinin eleştiriyle karşılanacağını öğrenmemize yarıyormuş. Yerimizi belirleyip aidiyet duygumuzu pekiştiriyormuş. Ve duygularımızı ifade etmemizi kolaylaştırdığı için psikolojik bir rahatlama sağlıyormuş.
Öte yandan, dedikodunun kalpleri kırıp ilişkileri mahvettiğini; insanların şerefiyle oynayıp isimlerini lekelediğini, hatta toplumları bile ileri gitmekten alıkoyabildiğini hepimiz biliyoruz.
Öyleyse, çizgiyi nerede çekmeliyiz?
İnsan doğasının bir parçası olduğu bilimsel araştırmalarla ispatlanan bu hareketi hangi ölçülere göre gemlemeliyiz?
"Genellikle dedikodu yapmak başkalarını suçlamak, bazen de onları taklit etmek içindir" diyor Krishnamurti,
"Bu; heyecan aramak için kendi dışına çıkmayı isteyen fevkalade yüzeysel bir zihni gösterir... Gelecek sefere dedikodu yapmaya kalkıştığınızda kendinizi yakalayın. Eğer söylediklerinizin farkında olursanız, hakkınızda pek çok şey keşfedeceksiniz. Başkalarına duyduğunuz merak duygusunu bahane ederek bu hareketinizi örtbas etmeye çalışmayın."
Evet, üstadın dediği gibi neyi niçin söylediğimizi tahlil edebilirsek, bu bize değer yargılarımız; öz sevgimiz ve güvenimiz hakkında önemli ipuçları verecektir. Dedikodu yapmak bazen çok eğlenceli oluyorsa da, başkaları hakkında söylediğimiz doğru-yanlış her sözün asla farkına varamayacağımız boyutlara ulaşacağını unutmamalıyız.
Kendimizi rahatlatmak için başkalarının yaşamıyla oynamaya hakkımız var mı?
Vicdanınız bu soruya nasıl yanıt veriyor?...
IŞIK MENDERES
Radikal'den Alıntıdır...
"Sorun nedir?"
diye sormuş. Adamlardan biri diğerine işaret ederek,
"O, yaptığı dedikodularla sadece benim şöhretimi mahvetmekle kalmadı, bu köydeki pek çok insanın da canını yaktı!" demiş.
Öteki hemen atılmış: "Üzgünüm... Böyle olsun istememiştim.
Tüm söylediklerimi geri alıyorum."
"Yaa... bunun gerçekten her şeyi düzelteceğini mi sanıyorsun?" diye söze katılmış bilge, "Yarın köy meydanına kuş tüyü yastığınla gel."
"Nasıl yani?..."
"Dediğimi yaparsan anlayacaksın."
Ertesi gün köy meydanında buluşmuşlar. Bilge, adamın eline bir makas vermiş ve yastığı kesip içindeki tüyleri boşaltmasını söylemiş. Yastıktan boşalan tüyler rüzgârla birlikte etrafa savrulunca,
"Şimdi," demiş bilge, "Bunların hepsini toplayıp bana getir."
Adam saşkınlıkla,
"Ama bu mümkün değil!" diye cevap vermiş. "Baksanıza, duvarların ardındaki bahçelere kadar savruldular. Öyle geniş bir alana yayıldılar ki, bunların hepsini toplamak imkânsız..."
"Tıpkı başkalarının hakkında sarf ettiğin sözler gibi"demiş bilge, "Yaptığın dedikoduların nerelere, ne kadar uzak mesafelere kadar gittiğini ve nelere sebep olduğunu bilebilir misin, söylesene?..."
Üniversitedeki psikoloji hocamız ilginç bir egzersiz yaptırtmıştı bize. Aramızdan seçtiği on kişiyi sıraya dizdikten sonra, sıranın başındaki arkadaşımızın kulağına bir şeyler fısıldadı. O da dönüp bunları yanındakine fısıldadı. Bu böylece tekrarlanıp bittiğinde, hocamız onuncu kişiye ne duyduğunu sordu. Ortaya çıkan sonuç düşündürücüydü. Zira, sıranın başındakine söylenen cümlelerle, sıranın sonundakinin ağzından dökülen cümleler arasında dağlar kadar fark vardı...
Bilim adamlarına göre, taş devrindeki atalarımızdan miras kalan ve sohbetlerimizin üçte ikisini kapsayan dedikodu yapma alışkanlığımızın çok önemli fonksiyonları varmış. Dr. Jean-Noel Kapferer'in ifadesiyle,
"Bir toplumun arzularını, korkularını ve obsesyonlarını ortaya çıkaran" dedikodu, genelde toplumun; özelde mensubu olduğumuz iş ve sosyal çevrelerin kurallarını anlamamıza ve aktarmamıza, dolayısıyla da hangi hareketlerimizin kabul görüp hangilerinin eleştiriyle karşılanacağını öğrenmemize yarıyormuş. Yerimizi belirleyip aidiyet duygumuzu pekiştiriyormuş. Ve duygularımızı ifade etmemizi kolaylaştırdığı için psikolojik bir rahatlama sağlıyormuş.
Öte yandan, dedikodunun kalpleri kırıp ilişkileri mahvettiğini; insanların şerefiyle oynayıp isimlerini lekelediğini, hatta toplumları bile ileri gitmekten alıkoyabildiğini hepimiz biliyoruz.
Öyleyse, çizgiyi nerede çekmeliyiz?
İnsan doğasının bir parçası olduğu bilimsel araştırmalarla ispatlanan bu hareketi hangi ölçülere göre gemlemeliyiz?
"Genellikle dedikodu yapmak başkalarını suçlamak, bazen de onları taklit etmek içindir" diyor Krishnamurti,
"Bu; heyecan aramak için kendi dışına çıkmayı isteyen fevkalade yüzeysel bir zihni gösterir... Gelecek sefere dedikodu yapmaya kalkıştığınızda kendinizi yakalayın. Eğer söylediklerinizin farkında olursanız, hakkınızda pek çok şey keşfedeceksiniz. Başkalarına duyduğunuz merak duygusunu bahane ederek bu hareketinizi örtbas etmeye çalışmayın."
Evet, üstadın dediği gibi neyi niçin söylediğimizi tahlil edebilirsek, bu bize değer yargılarımız; öz sevgimiz ve güvenimiz hakkında önemli ipuçları verecektir. Dedikodu yapmak bazen çok eğlenceli oluyorsa da, başkaları hakkında söylediğimiz doğru-yanlış her sözün asla farkına varamayacağımız boyutlara ulaşacağını unutmamalıyız.
Kendimizi rahatlatmak için başkalarının yaşamıyla oynamaya hakkımız var mı?
Vicdanınız bu soruya nasıl yanıt veriyor?...
IŞIK MENDERES
Radikal'den Alıntıdır...